Dünyanın Örtülü Hakikatini Bir Deprem Sonrası Erzurumlu Tahsin’le Hatırlamak

Kitap ve kitabiyatla henüz lise yıllarında tanışmış benim için Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ve onun eserlerini keşfetmek elbette kolay olamazdı. Hayata dair düşüncelerini kendine has bir dille ifade eden Tanpınar için Türk edebiyatının en özel üslup sahiplerinden biridir demek yerinde bir tespit olacaktır. Şair olabilmek için yola çıkmasına rağmen asıl şöhretini romanlarıyla kazanmış olan Tanpınar, bugün “Türk romanı var mı?” sorusunun bir cevabı gibi karşımızda duruyor. Fakat bu yazıda esas alacağım eser, hazretin hikâyelerinden “Erzurumlu Tahsin” olacaktır. 6 Şubat’ta merkez üssü Kahramanmaraş olan zelzelenin etkisinden henüz kurtulmuş sayılmayız. Böylesine büyük bir afetin etkisinden kurtulmamız gerekiyor mu, bu etkiden kurtulmak bize ne kazandırır, ne kaybettirir sorularının cevabını bu hikâye üzerinden cevaplamaya yelteneceğim.
“Tahsin Efendi’yi ilk defa olarak bir kış gecesi gördüm.” cümlesiyle başlayan hikâye, bizi Tahsin Efendi’nin geçmişine götürür. Onun, zamanında hâli vakti yerinde bir ailenin çocuğu olduğunu hatta İstanbul’da hukuk tahsili yaptığını söyledikten sonra Balkan Harbi’ne gönüllü olarak katıldığını, harbin sonunda ise birdenbire her şeyi terk edip ortalıktan kaybolduğunu anlatır. Deli mi, veli mi olduğu anlaşılamayan ilginç bir adamdır Tahsin Efendi.
Birkaç kez daha Erzurum’da görülüp “Ben gideceğim, benim mala, mülke ihtiyacım yok.” diyerek tekrar ortalıktan kaybolması onun ilginçliğini artırmış, hakkında çeşitli rivayetlerin çıkmasına neden olmuştur. Şifa bulmaz bir hastalık sahibi olduğunu, karşılıksız bir aşkın pençesi altında olduğunu söyleyenler az olmamakla beraber onun tasavvufa merak saldığını bu yüzden de dünyayı bıraktığını söyleyenler de yok değildir. Hikâyede zaman 1924 yılı civarıdır. Bu yüzden Tanpınar, hikâyenin hatırı sayılır bir bölümünü –Beş Şehir’in Erzurum kısmında da bahsettiği- 1924 zelzelesine ayırır. Burada toprak ve denizin insana verdiği güven hissiyatına başka bir eda ile yaklaşır:
“Toprağın sarsıntısı denizin fırtınasına benzemiyor, büsbütün ayrı bir şey; denizde her zaman müteyakkız bulunuyoruz; deniz, biliyoruz ki insanoğlu için güvenilecek bir unsur değildir. Onu başından düşman olarak aldığımız için su bizde mukavemet, müdafaa ve zafer sevkitabiî ve ihtiyaçlarını uyandırıyor…
Hâlbuki toprak böyle değil; o insanlığın en güvendiği unsurdur. Saadetini, refahını, emniyetini ona bağlamıştır. Onu her zaman itaatli, müşfik veyahut hiç olmazsa lâkayt ve sâkin görmeğe alışmışızdır. Toprağın sarsılması işte bu emniyetin yıkılmasıdır ve bir dost tarafından hançerlenmeğe benzeyen vahim bir hâli vardır. Onun için denizden gelen tehlike karşısında atik ve cesaretli kesilen bir insan, topraktan gelen tehlike karşısında maneviyatını kaybetmiş bir sürü şekline giriyor.”
24 zelzelesinin bütün sarsıcılığını yaşayan Tanpınar, hikâyenin belki de en can alıcı bölümüne gelerek Tahsin Efendi ile zelzele gecesi yapmış olduğu sohbete yer verir. Tahsin Efendi’nin en başından beri “deli ile veli” arası bir tiple karşımıza çıkmasının felsefi derinliğini bu satırlarda anlamış oluruz. Bir sigara içimliği zamanda yapılan bu konuşma da Tahsin Efendi’nin tavrı, yazar/kahramanı oldukça etkiliyor:
“Tabiatın sessizliği, dedi, öyle zannedildiği kadar korkunç bir şey değil. Yalnız biz buna bir türlü alışamıyoruz.”
Tabiat ve insan arasındaki ilişkinin bir sessizlik düsturuna bağlı kalınarak inşa edilebileceği vurgusu bizlere bir şeyler çağrıştırmalı. Modern insanın tabiatla mücadelesi, onun varlığını korumak bir yana enine boyuna tüm hacmine uyguladığı yıkım, bir nevi vandalizmdir. Bütün ahengine karşı işlemiş olduğu suç, onun sessizliğine karşı çığırtkanlıktan başka ne sayılabilir? Modern zamana kadar tabiatın tamamlayıcı unsuru olarak var olan insan, bu zamandan sonra onu kendine hizmetkâr edebileceği zannına kapılarak çığırtkanlığı tercih etmiştir.
Tahsin Efendi’yle sohbete bir nargile eşliğinde devam eden yazar/kahraman nargilenin ona dokunacağını, hasta olacağını söyler. Tahsin Efendi’nin yaşam ve ölüme yüklemiş olduğu anlama karşı yazar/kahraman şaşkınlığını gizlemez:
“Hasta olursan ne olur ki… dedi.
— Ne olacak, hiç, dedim, hasta olurum, güzel bir şey mi hastalık?
— Belki de ölürsün, değil mi? diye yapma bir anne şefkatiyle mahzun mahzun sordu. Ah, sen ölürsen dünya ne yapar? Zavallı dünyanın hâlini düşün, aman kendine dikkat et…”
Dünyaya alışmışlar için onları konfordan uzaklaştıran her şey kahredici sebeptir. Cesametini her şeyin “eninde” arayanlar için elbette hastalık kötü, sıhhatsizlik berbat bir şeydir. Mekânı yukarı doğru, yaşamayı yükselmek yahut alçalmak olarak algılayan Tahsin Efendi için sıhhat ile hastalık arasında bir fark yoktur ve felaket karşısında incinmek kemâlde noksanlıktır. Hastalık da sıhhat de bir var olma biçimidir Tahsin Efendi için.
Bu karşılıklı konuşma esnasında yazar/kahramana verdiği cevaplarla bir zelzelenin insandaki değişimleri göstermesi zatı şahsında pek de normal karşılanmayan Tahsin Efendi’yi dikkate alırsak acaba Tahsin Efendi mi normal yoksa onun dışındakiler mi? Bu soru oldukça önemlidir. Modernizm, bireyi merkeze koyarak geri kalan tüm unsurların onun tamamlayıcısı olduğu fikrini kuvvetlendirdi. Bireyin “benleşmesi” mefhumların asli tanımlarından uzaklaşmasına neden oldu. Dünya, tabiat, insan, zaman ve mekân farklı anlamlar kazandı. İşte bu zelzele gibi durumlar bu tanımların tekrardan var olan tanıma geri dönmesine yahut mevcut tanımların yanlışlığının saklanamayacak şekilde ortaya çıkmasına sebep oldu. Deprem doğalsa bizde bıraktığı etki neden olağanüstü anormal? Hayat içerisinde anlamını artık bazı olayları şaşkınlıktan tanımlayamayacak denli değiştirdiğimiz dünya nedir? İnsan bu dünyanın neresindedir? Nelerin sahibiyiz? Hangi zamanın içerisinde neye yönelik yaşıyoruz? Hangi mekân bizim?
Dünya müminin zindanı kâfirlerin cennetidir düsturu tersinden mi anlaşıldı? Ya da dünyada kiracı olmayı göze alamayanlar ömürlerini “ebedi kiracılığa” mı bağlı kıldılar? İşte tüm bu soruların cevabını Tahsin Efendi bize söylüyor:
“Vehim, dedi… Hayat, ölümün şerefine yazılmış bir kasideden başka bir şey değildir. Güneş bir mezarlıktır ve toprak… ve biz…”
6 Şubat gecesi sadece Kahramanmaraş ve çevresindeki on vilayet zelzeleyi yaşamadı. Bütün Türk milleti o zelzeleyi yaşadı. Bizler hayatta kalan ve enkazlardan sağ çıkanlardan olduk. Zelzeleyle birlikte bir hakikat, çok yönlü bir gerçek ortaya serildi, açığa çıktı tüm Türkiye sathında. Ya bu gerçeği görecek ya da bu gerçeğin üstünü örteceğiz. Bu gerçek oradaki insanların ve bizim psikolojimizi bozdu, bir travma oluşturdu. Bir an evvel normalleşmenin sağlanması fikri hâkim oldu herkeste. Normalleşme nedir? Zelzeleyle birlikte ortaya çıkan çok yönlü gerçeğin tamamen üstünün örtülmesi mi?
Hikâyeye tekrar dönecek olursak deprem dolayısıyla etrafındaki karmaşayı anlamayan, evlerini terk etmiş insanların telaşını merak eden Tahsin Efendi’nin “Ne oluyor burada?” diye sorusuna yazar/kahraman deprem olduğunu söyleyerek cevap veriyor. İki farklı bilinç böylece ortaya çıkıyor. Normal ve anormal karşı karşıya gelerek deprem dolayısıyla ortaya çıkan gerçeklik bütün insanlarda farklı bir bilinç ortaya çıkarmıştır. İşte bu ortaya çıkan bilinç zaten Tahsin Efendi’nin sürekli sahip olduğu bilinçtir. Dünyayı algılayış bilincidir. Tahsin Efendi her an büyük bir afet beklentisi içerisinde ve büyük bir afetin hemen sonrasında oluşan ruh haliyle yaşamaktadır:
“— Demek ki şimdi bütün şehir bana benzedi…”
Bu bilinç deprem telaşı içinde olan insanları rahatsız etmektedir. Her şey, yani zaman, mekân, yaşamak gayesi farklı bir boyut kazanmıştır. Bu boyut hiç de sevimli bir boyut değildir. Hakikattir fakat sevimli değildir. Tahsin Efendi gibi bir şey olmaktır bu bilinci kabullenmek. Rahatsız edici bir şeydir. Anormaldir. Bir an önce yarım kalan yalanlara tekrar inanmak, hayatın sevimli yüzünü görmek, hayata kaldığımız yerden devam etmek için normalleşmenin sağlanması gerekmektedir. Şu an herkes Tahsin Efendi’nin bir benzeri.
İnsan kendi suretinde bir kayboluştur. Erzurumlu Tahsin nereye gidebilir? Gitmek karanlıktan aydınlığa doğru olmadıktan sonra kendinin ücrasına çekilmekten başka neye yarar? O hâlde kalbine, şarkıya, eve dönmek için ne kadar beklenebilir?
Tahsin Efendi’nin hayata karşı takındığı tavır, kendi içine doğru yönelişin ve oradaki yansımanın dış dünyaya bir cevabıdır. Bu cevap bize dünyayı şuurlu bir tercihin sonucu olarak yaşamanın neye karşılık geldiğini gösterir. Tahsin Efendi’nin -hikâyenin tamamını düşünürsek- hayatını etkileyen ve değişime uğratan bir andan bahsetmek mümkün değildir. Biz zamana karşı yürümekle değil onu kendimize karşı yürütmekle olayların ehemmiyetine yaklaşırız. Onun diğer insanlardan farkı, bir zaman dilimine bağlı kalmadan kendi istikametinde yürümesidir.
Zelzelenin insanlar üzerindeki tesiri, insanın yükümlülükleriyle yüz yüze gelmesidir. Esas olan yani normal olan ise -başarabilenler için- dünyaya Tahsin Efendi gibi bakabilmek ve bu durumu devam ettirebilmektir.
Bu yazı ilk olarak Dil ve Edebiyat Dergisi’nin Mayıs/2023 tarihli 173. sayısında yayımlanmıştır.
