Babalar ve Kızlar
Sevinç Erdem’in Şifalı Ellerine…
Gölgedeki serinlik ve açıktaki sıcaklığın yer değiştirmek için sabırsızca beklediği sıcak bir yaz günüydü. Köyün karşı yamacındaki tarlalarda, traktörlerin gürültüsüne rağmen iletişim kurmaya çalışan ırgatların bağrışları köyün içinde anlamsız ulumalar şeklinde duyuluyordu. Duvar diplerinde başları bacaklarının arasındaki koyunlar, küçük kum tepelerini andırıyordu. Koyunların aksine sıcağa aldırmayan keçiler, nasıl olmuşsa okulun bahçesini çeviren surun üzerine tırmanmış, solmaya yüz tutmuş ağacın yapraklarını koparıp koparıp yiyordu. Her ders arasında sigara içen Karadenizli öğretmenden kalma izmaritler ise bahçenin dört bir yanına dağılmış durumdaydı.
Derine gömülmüş iki kuru kavağın arasındaki gerili ipe, annem çamaşırları sererken ablam yemek için hane halkına seslendi. Sadece ön cephesi boyanmış evimizin balkonunda, babamla birlikte nazar boncuklu sofra bezini dizlerimizin üzerine atıp beklemeye başladık. Peşine annem iki, üç kat verniklenmiş yuvarlak tahtayı getirip önümüze koydu, sofra bezinden kendi payına kalan kısmıyla dizlerini örttü. Babam tahtanın bir yerinde kırık, çatlak var mı diye kontrol ederken, ablam elinde bir tepsi yoğurtlu makarnayı tahtanın üzerine bırakıp kaşıklarımızı dağıttı. Babam önündeki kısmı karıştırdıktan sonra yemeye başladı. Sessizlik. Hayat, yemek yemekten ibaretmişçesine yemeğe dalan ben, birden babamın “ne mutlu balıklara” diye söylendiğini duydum. Şimdi yeri miydi diye düşünürken ablam sofradan kalkıp içeri gitti.
Bir elinde su dolu sürahi, diğer elinde dört tane bardağın olduğu tepsiyle geri döndü.
