Gençliğini Cemal Süreya’ya Benzettiğim Babam

Taşra âdetidir; toplumda bilgisinden, mal varlığından veya ilerlemiş yaşından dolayı öne çıkmış bir kişi toplumda konuşurken, dinleyicilerden herhangi biri içtimai varlığını teyit etmek için dinlemek hiçbir zaman kâfi değildir. Sohbetin parçası olmak ve biraz da bilen birini bulmuşken ben de nasipleneyim dercesine soru sorulur. Bu bağlamda soru sormanın mahiyeti “Felsefe”deki soru sormadan hayli farklıdır.

El-an cevaplayacak ya da beraberce cevabını bulmaya çalışacağım birkaç dost için sormak istediğim bir soru var. İnsan dünya da mı yaşar yoksa kendi dünyasında mı? Bir tutam politika ila söylenebilir ki her ikisi de. Doğrudur. Kuantum Fiziğinin Periyodik Cetvel yokuşunda yorulmuş biri olarak bildiğimi sandıklarımı bir yana bırakarak ikinci soruyu sormak istiyorum. Peki, hangi zaman diliminde hangi dünya da yaşıyoruz? Bilmiyorum. Ayrıca bu iki dünya gerçekten ayrı dünyalar mıdır? Ayrı iseler aralarındaki mıntıkaya “Araf” denebilir mi?

***

İlim ehli için kitap, inşaat ehli için çekiç ve çivi ne anlam ifade ediyorsa tefekkür ehli için de kavram, mefhum veya nosyon da aynı anlamı ifade eder. Bu iki dünyanın birbirinden ayrı iki dünya olduğunu varsayarak (aksiyom) ekser itibariyle “Şahsiyet” ve “Haysiyet” kavramları ile bu dünyaları tanıyoruz. İçtimai olarak yaşamımızı sürdüğümüz, ötekilerimizce onaylanmış hususiyetlerimiz altında topladığımız şahsiyet daha çok dışımızdaki dünyada hüviyetimizi ifade eder. Haysiyet ise Stefan Zweig’den ilham ile bakışlarımızı gözkapaklarımızın arkasına çevirdiğimiz zaman hüviyetimizin aldığı isimdir.

 İçine doğmuş olduğumuz ev ve bir bütün olarak temsil ettiği değerler bütünü aslında şahsiyetimiz için toprağa vurulan ilk çapadan farksızdır. İlerleyen zamanla birlikte, aldığımız eğitimler, gördüğümüz öğrenimler, arkadaşlarımız, iş hayatı, aşklar ile acıların kaynakları ve kadınlardan ayrı olarak askerlik görevi şahsiyet üzerinde sabırlı bir heykeltıraş gibi çalışmaktadır. Her şey gibi şahsiyet de değişebilir fakat şahsiyetimizin değişen kısımları gerçekten değişiyor mu yoksa yanlış mı biliyoruz? Ailemizden aldığımız temel ahlaki bir değeri artık pratik hayatta kullanmamak gerçekten şahsiyetimizin değiştiğine delil olabilir mi? Sonradan öğrenilmiş bilgi önceden öğrenilenin aksi istikametteyse ilk öğrendiğimiz bilgiyi unutmak yerine, haysiyetimizle var olduğumuz kendi dünyamızın bir parçası olmuyor mu?

Misal; üniversite öğrenimi sırasında hocalar sınıfa girerken hiçbir öğrenci ayağa kalkmaz. Yani bu demektir ki hocalık makamı önünde ayağa kalkılmaya değer bir makam değildir. Ama böyle bir kültürden gelen herkes bunun yanlış olduğunu, en iyi ihtimalle yanlış bir şeyler olduğunu sezinler. İçimizdeki dünyanın yaşam alanı olduğu zamanlarda hocalık makamının önünde kalkılması gereken bir makam olduğu bilgisi ortaya çıkar. Hal böyleyken şahsiyet haznesinin temel bilgileri daha doğrusu pratik hayatta uygulanmayan bilgiler haysiyetin aktifleştiği dünyada kendine yer bulur. Bu haliyle şahsiyet haysiyetten bağımsız olmadığı gibi onu besleyen bir kaynak olarak ortaya çıkıyor.

Haysiyet ise kelimenin tam anlamıyla yalnızlığımızda, nefsimizle veya kendimizle baş başa kaldığımız anlarda hususiyetlerimizin altında toplandığı başlıktır. Amiyane tabirler dış dünya da pek de para etmeyen daha çok kıymeti kendinden menkul ahlaki değerlerimizdir. Şahsiyetimize uygun düşen davranışların yani çevremizdeki insanların onayını alan davranışların tabiri caizse bir üst mahkemece incelenmesi durumudur.

***

İlkokul hariç tüm diplomalarını dışarıdan edinen babam Kur’an okumayı dedemin yanında öğrenir. Kendisi de imam olan rahmetli dedem babamı da medreseye gönderir. Babam başarılı bir öğrencidir, o kadar ki hac farizası için medreseden ayrılan hocasının yerine vekâleten müderrislik bile yapmıştır. Medreseden sonra “gençliğin ihtiyarlığı” kırklı yaşlara kadar ticaretle uğraşır ve sonra imam olur. Emekli bir imam olarak dünyada yaşıyor.

Babam mesleği hasebiyle hep öndeydi, davetlerde ilk önce onun tabağı gelirdi. Yemek yerken herkes onu çok kısa da olsa izlerdi. Babam biraz vitrinde bir adamdı yani dünya da yaşardı. Temel ahlaki değerleri, şahsiyeti İslam’la birebirde örtüşürdü. Dışarıdaki dünyada yaşardı, o kadar ki kendi dünyasında yaşamaya vakit bulamazdı. Annem ve biz çocukları ise o vitrindeki babama layık olmaya çalışmakla onun eşi ve çocuklarıymışız gibi davranmaya çalışarak yaşadık. Şimdi babam emekli oldu, evin balkonunda elinde tespih domates fidelerine bakarak ezberden bir şeyler okuyor. Kendi dünyasına mı döndü de alışmaya mı çalışıyor yoksa dışarıdaki dünyayı mı özlüyor, bilmiyorum.

Besicilik yarışmasında aldığı başarı belgesindeki fotoğrafı, gerçekten de Cemal Süreya’ya benziyor. Ama babam haysiyeti için şahsiyetinden hiçbir şey arttırmadı. Babam şimdi kime benziyor, bilmiyorum.

Belki bunları da beğenirsin...