LAVANTA TARLALARI

Yine aynı şeyi yaptım. Bir kere daha kendimden, hayallerimden ve beni asla affetmeyecek olan çocukluğumdan kaçtım. Kemanım elimde yine lavanta tarlalarına koştum. Beni rahatlatacak tek şey lavanta tarlaları ve müzikti. Bu yüzden bir şeyden kaçacağım zaman hep elime kemanımı alır ve lavanta tarlalarına kaçardım çünkü hiçbir zaman geçmişimle yüzleşebilecek cesareti de gücü de kendimde bulamazdım. Şimdi de öyle oldu. Korkuyordum. Bir gün kaçtığım her şeyden kaçmayı bırakmam ve onlarla yüzleşmem lazımdı. Bunu gerçekten istiyordum ama o gün, bugün değildi ve belki de asla gelmeyecekti.

        Lavanta tarlalarının arasındaki yol boyunca yürüdüm. Yorulduğumu fark edince de olduğum yere oturdum. Sırtımı bir lavanta tarlasına çevirdim. Derin bir nefes aldım. Önümdeki lavanta tarlalarına, lavantalara, morun her tonuna, mor ve yeşilin mükemmel uyumuna baktım. Kemanımı çıkardım kutusundan, sol omzuma koyup çeneme yasladım. Arşemi tellerin üzerinde gezdirmeye başladım. Farid Farjad’ın “Hiçlik” adlı senfonisini çalmaya başladım. Çaldıkça gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Sözleri yoktu parçanın ama müziği bile ağlamama yetiyordu. Sanki benim için bestelenmişti. Sözlere gerek yoktu. Notalar konuşuyordu zaten. Her notayı kalbime işlercesine çalıyordum. Çaldıkça gözlerimden yaşlar akıyordu. Gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. Bu yüzden gözlerimden akan yaşları durdurmaktan vazgeçtim ve gözlerimden akan yaşların dizlerime, toprağa dökülmesine izin verdim. Gözlerimden akan yaşlar adeta bir yağmur gibi yavaş yavaş, sessiz sessiz dökülüyordu. Hiçbir gözyaşı birbirine değmiyordu. Senfoni bitti ama benim çalmam bitmemişti. Daha da hızlanarak çalmaya devam ettim. Çaldıkça gözlerimden akan yaşlar, melodiye uygun olarak dökülüyordu. Parça hızlanınca onlarda hızlanıyor, yavaşladığında yavaşlıyordu. Kemanımı yavaşça yere bıraktım. Ellerimi yüzüme koydum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Gitgide hıçkırıklarım artmaya başladı. Artık sadece ağlamıyor aynı zamanda titriyordum da. Titremeyi durduramıyordum. Gözyaşlarımı, hıçkırıklarımı ve titremelerimi durduramıyordum.

        Gözlerimi açtım. Bir şeylerin ters gittiğini hemen fark ettim.  Lavanta tarlalarında değildim, etrafım lavanta kokmuyor ve kemanım da ortalıkta yoktu. Oturduğum yerden kalkmaya çalıştım ama nafile. Çünkü Narissa beni tutuyordu. Biz tek yumurta ikiziydik. Her şeyimiz aynıydı ama karakterlerimiz ve kişiliklerimiz çok farklıydı. Ben duygusal ve içine kapanık biriydim. Aynı zamanda sanatsal, psikolojik ve fiziksel olarak da daha güçlüydüm. Narissa bana göre daha sosyal ve sayısal zekâsı da benden yüksekti. Hani bir söz vardır ya ‘’Öldürmeyen acı güçlendirir.’’ sanırım bu söz benim için tam demeyeyim de yarım yamalak geçerli oldu. Acılarım beni öldürmedi. Düşüp ayağa kalkamadım ama ayakta gözüktüm. İnsanlara iyi olduğumu, hiçbir şeyim olmadığını söyledim. Sürekli güçlü durmaya çalıştım karşılarında. Beceremedim tabi. Buna kimseyi inandıramadım.  Sadece inanmış gibi yaptılar. Yani onlar da beceremediler “gibi yapmayı”.

 

 İlaç kullandığımı bilmiyorlardı. Bilselerdi ne değişirdi hiçbir fikrim yok. Hastalığım ilaçla geçmiyordu. Sadece ilaçla belirtilerini azaltmaya çalışıyordum. Son zamanlarda o bile olmuyordu çünkü uzun zamandır terapiye gitmiyorum. Umarım çok bir şey fark etmemişlerdir. Buraya nasıl geldim? O biraz bana da muamma… Az çok neler olduğunu tahmin ediyordum. Benim yokluğumu fark edip beni bulacakları tek yere geldiler, lavanta tarlasına. Bilirlerdi kaçtığım zaman hep lavanta tarlasına giderdim. Taksiye atlar, şoföre lavanta tarlalarının olduğu köyün adresini verirdim ve kesinlikle yanımda kemanım olurdu. Lavanta tarlasına gider önce lavantaları izler ve onların mükemmel kokularını içime çekerdim. Sonra kemanımı elime alır ve o an hissettiğim duyguların benden istediği parçaları çalardım. Kimi zaman çalarken ağlar kimi zaman da yüzümde küçük bir tebessümle kala kalırdım. Keman beni duygulandırır, lavantalarsa huzura erdirirdi. Zaman sürekli yenilenirmiş gibi hep keskin bir koku alırdım. Zaman yenilense de hiçbir şeyi unutamazdım. Keşke bir hafıza kaybı yaşasam da herkesi, her şeyi unutsam. Acısız bir hayata başlasam; hayatımda yepyeni, tertemiz, lekesiz bir sayfa açsam. Böyle bir şeyin olmayacağını biliyorum. Bu yüzden bu şehri terk edip gideceğim. Zamanını henüz belirlemedim ama ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Ben sözlü vedaları sevmem. Herkese bir mektup yazacağım. O mektupları bırakıp gideceğim ya da hiçbir haber vermeden sessiz sedasız ortadan kaybolacağım. Nasıl olsa kimse benim yokluğumu anlamaz. Telefon numaramı değiştireceğim. Önceki hayatımdan hiçbir şey kalsın istemiyorum. Yepyeni bir sayfa için gemimi denizin ufuklarına doğru açacağım. Tabii ki giderken lavanta tarlalarını da yanıma alacağım. Lavantaları, lavantaların bana huzur veren kokularını, hayran kaldığım renklerini de yanıma alıp bu şehre öyle veda edeceğim.

1 HAFTA SONRA

‘’Ne zaman buradan gideceğiz ben çok yoruldum?’’

 Bilmiyorum henüz emin değilim. Biraz daha sabret üniversite sınavına bir ay kaldı sınavdan sonra buradan gideceğiz. Üniversiteyi kazandığım şehre gideceğim.

 ‘’O üniversiteyi kazanabileceğine emin misin?’’

Merak etme ben her şeyi başından sonuna kadar planladım. Sadece bir ay daha bekle.

‘’Tamam senin dediğin gibi olsun, bir ay sonra burayı terk edeceğiz. Bana söz ver.’’

 Söz veriyorum bir ay sonra burayı terk edeceğiz kemanımı ve lavanta tarlalarını da alıp burayı terk edeceğiz. Burada tanıdığımız tüm insanları unutup yeni bir sayfa açacağız.

 ‘’Bir ay sonra buradan çekip gideceğiz, gidişimizi büyük bir heyecanla bekliyor olacağım. Lütfen sıkı çalış ve o üniversiteyi kazan.’’

1 AY SONRA

Bu sınava çok çalıştım. Bir ay boyunca lavanta tarlalarına bile gitmedim. Umarım dört yıllık emeğimin karşılığını alırım. 9.sınıftan beri bu sınava çalışıyorum. Kazanacağım.  

2 GÜN SONRA

İki sınav da iyi geçti. Sınavların sonuçlarının açıklanmasına bir ay vardı. Bu bir aylık süreçte yolculuğa hazırlanmam lazımdı. Çünkü kendimden emindim. Sınavım gayet iyi geçmişti. Kimlere mektup yazacaktım? Acaba tek tek yazmak yerine sadece aileme mi yazsaydım? Diğerlerine yazmama gerek yoktu. Belki de yazmadan sessiz sedasız gidecektim. Hiçbir şey demeden terk edip gidecektim buraları.

 ‘’Bence de diğer hiç kimseye haber verme.’’

Zaten öyle yapacağım endişelenme.

        Giderken hangi eşyalarımı alsam ki önceden hazırlanıp toplanmam lazımdı. Kesinlikle masamda ki o resim, kemanım… İşe öncelikle kitaplarımı sarmakla başlamalıydım. Benim için en önemli olan şeylerden biri de kitaplarımdı. Kitaplarımı valizime koymaya başladım ama farkında olmadığım bir şey vardı. Kitaplarım çok fazlaydı ve yeni valiz almam lazımdı. Bunları geçtim de nasıl olur da şimdi aklıma gelirdi kalacağım yeri ve çalışacağım yeri ayarlama işi. Daha bir ayım vardı. Hemen diz üstü bilgisayarımı kucağıma alıp İstanbul’a en yakın zamandaki yolcu uçağını aramaya başladım. Ekonomik sınıfta bu hafta içinde yer yoktu. Uçak biletimi business classdan iki gün sonraya aldım. Üstümü giyinip dışarı çıktım. Kulaklığımı taktım ve müzik dinlemeye başladım. Müzik kafamın içindeki sesleri susturmama yardımcı oluyordu ama çoğu zaman işe yaramıyordu. Sadece kafamdaki sesleri az da olsa kısıyordu. Çanta mağazasına girdim. Bavullara ve çantalara bakmaya başladım. Acaba yeni bir çantada mı alsaydım?

“Mademki buraya kadar geldin bence yeni bir çanta alıp kendini ödüllendirmelisin. Ayrıca bu sınava çok uzun zamandır çalışıyorsun. Al bir şey olmaz. Hem kendini ödüllendirmiş olursun.’’

Bu sefer senin dediğin gibi olsun kendimi ödüllendirmek için bir çanta alacağım.

Gözüme tam da bana hitap eden bir çanta çarptı. Ne küçük ne de büyüktü. İkisinin ortasıydı. Küçük çanta kullanmayı sevmiyordum çünkü yanımda çok fazla eşya taşıyordum. Küçük çantaya sığamıyordum. Büyük çanta kullanmayı da sevmiyordum. Evet, işime yarıyordu, içi bayağı eşya alıyordu ama çok ağır oluyordu. Benim için en uygun olanı orta boy çantaydı. Rengi de tam bana uyuyordu, ateş kırmızısıydı. O da ne aynı çantanın siyahı da vardı. İkisine de bayıldım. En sevdiğim iki renk arasında seçim yapmak zorundaydım.

“İkisi de çok güzel. Hangisini alacaksın? Kırmızı mı? Siyah mı? Yoksa ikisini de mi?”

Emin değilim ikisine de bayıldım. Acaba ikisini de mi alsam? Emin değilim. Bence ikisini de almalıydım. İkisi de ayrı güzel. İki çantayı da elime aldım ve incelemeye başladım. İkisi de gerçek deriydi. İki çantaya da âşık oldum. Hem deri hem de en sevdiğim renklerdi. İkisini de elime aldım ve kasaya gidiyordum ki buraya gelmemin beş asıl amacını hatırladım. Yolumu kasadan bavulları aldığım yöne çevirdim. Görevliden rica ettim ve içlerini açtırdım. Bayağı büyüktü. Sadece kitaplarım iki bavul ediyordu. Şimdilik dört bavul alsam yeterdi. Zaten tüm eşyalarımı tek seferde götüremezdim. Bavulları ve çantaları alarak kasaya gittim.

Keşke eşyalarımın hepsini tek seferde alsaydım. Daha iyi olurdu. Unutkan olmasaydım keşke daha iyiydi. Eşyalarımı paketlemem lazımdı. Ambalaj malzemeleri satan bir mağazaya gittim. Havalı naylon ve bolca koli bandı aldım. Bu kadar malzemeyle eve nasıl girecektim? Evdekilere nasıl açıklayacaktım? Bunları en baştan düşünemediğime inanamıyorum.

“Bu gayet normal. Seninle gelecek olmaktan nefret ediyorum.”

O kadar çok nefret ediyorsan gidebilirsin zaten seni seven yok burada.

“Senin arkanı birinin toplaması lazım o yüzden buradayım.”

Senin benim arkamı topladığını kim söyledi. Zaten aynı hep yerdeyiz. Yani arkamı toplayan ben oluyorum sen değil. Sen sadece benim kontrolümü kaybetmeme neden oluyorsun.

“Ben olmasam sen şu an bir hiçtin. Benim hırsım ve azmim olmasaydı şuan sen sınavdan bu kadar iyi bir not bekleyemez ve o bölümü kazanacağına bu kadar emin olamazdın. Bunların hepsi benim sayemde oldu. Yine ben olmasaydım sen burayı terk edip yeni bir hayat kurmaya da cesaret edemezdin. Ben olmasam sen bir hiçsin.”

Çok konuşuyorsun, sus artık.

“Susmayacağımı biliyorsun.”

Sen benim hayatımı düzeltmedin. Asıl sen geldikten sonra benim hayatım mahvoldu.

“Ben bir yerden gelmedim. En başından beri vardım. Sadece sen fark etmiyordun. Ne zaman kendini yalnız hissetmeye başladıysan o zaman beni fark etmeye başladın. Tamamen yalnız kalınca da benden ayrılamaz oldun. Belki de benden başkaları da vardır. Bana çok sardırdığın için onları fark etmiyorsundur. Aslında seni ayriyeten tebrik ederim, bu kadar zaman geçti beni terk etmedin.”

Bu durumdan memnun değilim. İtiraf edeyim önceleri çok iyi geliyordun. Ama zamanla düzeltemeyeceğim kadar büyük şeyler yaptın. Onları hâlâ düzeltemedim. Sana inandım. Sana uydum. Öyle ki seni dinlerken ne yaptığımı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bana neler ettiğini insanların bana karşı davranışlarından anladım.

“Hayır. O kadar da değil. Gerçi umurumda da değil. Bak tartışıyorsun benimle.  Ne kendinden geçmeler falan… Ne kontrolü? Ama bir gün bunu yapacağım. Seni sevdiğim için yapacağım.”

Belli ne kadar sevdiğin. Bazen adeta dedektif olup ne yaptığımı ve ne söylediğimi öğrenmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman da bunları neden yaptığına emin olamadım. Gerçekten dostum musun düşmanım mısın, öğrenemedim. Çok zor oluyor benim için. Etrafımdakiler benden uzaklaştı.

“Zaten seni onlardan uzaklaştırmak için yapıyorum. Bizim onlar gibi insanlara ihtiyacımız yok. Biz kendi kendimize yeteriz.”

Seni bilmem ama benim çevremdeki insanlara ihtiyacım var. Bana kendimi kaybettiren birine ihtiyacım yok.

“Şunu unutma ben olmazsam sen bir hiçsin.”

Sen yokken de ben varım. Duygularım sen olmasan da var olacak.

“İşte işler öyle olmuyor. Bensiz daha acımasız ve daha kötü olacaksın.”

Asıl sen gittikten sonra daha iyi biri olacağım. Merak etme asla pişman olmayacağım. Sadece senden nasıl kurtulacağımı söylemen yeterli. Beni sevdiğine ancak o zaman kani olurum.

“Tamam. Senin meraklın değilim. Bir süre duygularını baskılaman lazım. Mesela bir duyguyu yaşayacağın zaman o duyguya sahip değilmişsin gibi davranman ve onu bastırman lazım. Hayal kuracağın veya içinden bir şeyler düşüneceğin zaman sadece ciddi ve hiçbir şey hissetmiyor gibi davranman lazım. Herkese hatta kendine karşı bile ciddi olman lazım. Bunları yaptıktan bir süre sonra fark edeceksin ben yokum. Sonunda istediğin olacak.”

Evet, istiyorum.

“O zaman iyi şanslar.’’ ‘

Evin ziline bastım. Kapıyı açan Narissa olmuştu. Şaşkın ve boş gözlerle bana bir de elimdeki bavullara bakıyordu. Sonra kafasını kaldırdı:

 “Nefeli, bunlarda ne?”

Eve gireyim her şeyi anlatacağım. Al birini vur ötekine. Eve girdim. Ah annem… Bir şey demiyor ama “Kızım bu bavullarda ne böyle!” diye yüksek sesle bakıyordu. Odama girdim. İçinde eşyalar olan bavulu açtım. Havalı naylonları ve koli bantlarını çıkardım. Yorulmuştum. İçimde oluşacak hiçbir duyguya itibar etmiyordum. Hissettiğim tek şey yorgunluktu. Yorgunluk duygu muydu? Bilmiyorum ama mutluluktan ve kederden daha güzeldi. Derin bir sessizliğin içine gömülüyordum. Sis gibi kaplıyordu etrafımı. Her şeyin üstünü örtüyordu. Tetikte olmam lazımdı.

Yüzüme sahte bir gülümseme koyup odayı girdim. Belki de o haklıydı. Belki de ondan daha fazla vardı. Bilmiyorum. Annem, babam ve Narissa bana meraklı gözlerle bakıyorlardı. Ne diyeceğimi bilmiyordum.

“Bana ihtiyacın olacağını biliyordum. Fakat seninle bir anlaşmamız var.”

Anlaşmamızı biliyorum.

“Sana yardım etmem için bir şeyin beni tetiklemesi lazım.”

Bu stres yetmez mi?

“Dalga mı geçiyorsun sen. Neyiyse. Her şeyi en başından anlat çünkü sonradan pek iyi şeyler olmuyor.”

Anne, baba ve sevgili kız kardeşim; bu bavulları anlamı, ben İstanbul’a gidiyorum. Sınavım iyi geçti yüksek bir puan bekliyorum hedefimdeki üniversiteye gideceğime de inanıyorum. Bu yüzden şimdiden hazırlanıyorum. Biliyorum… En başından beri…

“Yalan söylüyorsun. Bu senin hiçbir zaman hayalin olmadı. Sen hep ünlü bir kemanist olmayı hayal ettin. Sen işletme… bir kaçış yolu olarak görüyorsun. Sırf yapabiliyorsun… diye… anlamına gelmez.”

Aslında size daha sonra haber verecektim ama bugüne nasipmiş. Ben sadece İstanbul’a okumaya gitmiyorum bundan sonra orada yaşayacağım orada yeni bir hayat kurup bembeyaz bir sayfa açacağım. Umarım beni desteklersiniz. Zaten iki gün sonra İstanbul’a gidip orada ev ayarlayacağım. Bu süreçte bir otelde kalacağım. Sonra yarı zamanlı bir iş bulacağım. Mezun olduktan sonra da iyi bir şirkete girmeyi planlıyorum. Benim hayallerim ve hedeflerim bu yönde. Umarım beni desteklersiniz. Şimdi gitmem lazım. Ayrıca benim İstanbul’a gidişimden kimsenin haberinin olmasını istemiyorum. Kısacası ben bu şehri terk ediyorum. Ne zaman gelirim bilmiyorum. Ama sizi İstanbul’a ziyaretime bekliyorum.

Ben nasıl oldu da o kadar ciddi oldum anlamadım. O ben miydim gerçekten.

“Merak etme. Sensin. Başardın yani benim gidişim yakındır demektir. Ama şunu bilmen lazım kendin olmak, kendinle yalnız kalmak pamuklu şeker değildir. Pişman olursan bir daha geri dönemezsin. Beni yok ediyorsun.”

Ne güzel. Sıkıntı çıkarma, güzel bir veda olsun. İkimiz de birbirimizi güzel hatırlayalım.

“Bazen senin silik olduğunu düşünüyorum. Ben gidersem seni zaten hatırlayamam, sadece sen beni hatırlarsın. Çünkü ben senin gibi değilim. Ama sen beni ömrünün sonuna kadar hatırlayacaksın. Beni sonsuza kadar yok edeceksin ve bu güzel bir veda olacak öylemi?”

Senden kurtulacağım.

“Senin gibi ezik bir hamam böceği mi bana engel olacakmış. Ne çabuk unuttun seni bir hata olarak gördüklerini, seni bir peçete gibi kullanıyorlar farkında değil misin? Seni kullanıp atıyorlar bir peçete gibi. Onların işine yaramadığı zaman senden bir hamam böceğiymişsin gibi kaçışlarını da hatırlamıyor

Musun? Sen koskoca bir hatasın. Senin gibi biriyle sırdaş olduğum için kendimden utanıyorum. Benden hep nefret ettin.”

PRY Yeniden kontrolü ele alabildim. Ne kadar zaman kontrol bende olacak bunu bilmiyorum. Önce işimi mi yapsam, biraz eğlensem mi? Ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Hem eğlenmiş olacağım hem de ona güzel bir ders vermiş olacağım. Kıyafet dolabını açtım. Kıyafetlerine baktım ne yazık ki bende onun gibi siyah ve kırmızı seviyordum. Olabildiğince siyah giyinecektim bu sefer. Siyah yarım kollu bir penye, altına dar siyah bir pantolon, bota benzer siyah ayakkabılar bunları seçtim ve giyindim. Bir şey eksikti ama ne? Aynada kendime bakmaya başladım belki bulurum diye. Tamam, siyah ağırlıklı makyajım eksikti. Hemen makyaj malzemelerimi döktüm. Neredeyse ruh gibi görünmeme neden olacak bir fondöten buldum ve yüzüme sürdüm. Far, ruj, rimel, aylaynır derken vakit biraz geçmiş. Kazanan ben olacağım. Odayı o toplar artık… Nasıl olsa o dağıttı.

Evden koşarak çıktım. Koşarak bildiğim en yakın dövmeciye gittim. “Ne yazdırmak istiyorsunuz.” Ben Pry yazıp altında da beni unutma yazdırmak istiyorum. Koltuğa uzandım. Koluma yapın. Mümkünse olabildiğince büyük olsun. Hiçbir şey kapatamasın.

“Kendine geldiğinde yüzünde oluşacak o ifadeyi çok merak ediyorum. Sizden bir şey daha rica edebilir miyim? Benimi fotoğrafımı çekebilir misiniz?”

Ben bayan boderline… NEFELİ…

“Ben Pry. Beni unutma.” Ne yani bir de kendine isim mi bulmuştu? O sırada yüzümde bir ışık patladı. Dövmeci fotoğrafımı çekmişti. Sen ne yaptın? Sil o fotoğrafı. “Al kendin sil. Sen istedin çekmemi.”

Dövme yaptırmanın acıttığını bilmiyordum. Dövmeyi değil de beni rahatlatacak şeyleri düşünmem lazımdı. Lavanta tarlası ve kemanım… Gözlerimi kapattım.

“Hey sakın kemanı ve lavanta tarlalarını bırakayım deme.”

Ne bu? Pry değil bu. “Sen ne cüretle Amigdalaya ezik dersin. Eğer o olmasaydı sen şuan keman çalamıyor olurdun ve lavanta çiçeklerini bu kadar çok sevemezdin. Hepimizi bir denizde düşün, denizin içinde. Ben senin yerinde olsam onları denizden çıkaracak şeyler yapmazdım. Aslında Amigdala’yı daha uzun süredir tanıyorsun. Şimdi onu kızdıracak bir şey yaptın.” Sadece keman çalmayı ve lavanta tarlasına gitmeyi bırakacağımı söyledim.

1 AY SONRA

Derin bir nefes aldım ve giriş tuşuna bastım. İlk yüze girmiştim şimdi istediğim üniversiteyi yazabilirdim.

2 AY SONRA

Bugün İstanbul’a gidiyordum sonunda istediğim olmuştu. Yarı zamanlı bir işte de çalışmama gerek yoktu. Okul kira paramı ödüyordu ve %100 burs almıştım. Elimde bavullarım vardı. Önceden gidip yerleştirmiştim ama hâlâ bavulum vardı. Taksiye bavullarımı yerleştirdikten sonra evime dönüp baktım. Burada çocukluğum geçmişti ama artık hepsi bitti. Ben yeni bir sayfa açacaktım. Taksiye bindim ve yolu izlemeye başladım. Artık müzik dinlemiyordum. Şuan bana tüm nefretini kusan tek kişi Amigdalaydı. Bu saatten sonra o da hiçbir şey yapamayacaktı. Pry gibi yavaş yavaş yok olacaktı.

“Yanılıyorsun. Pry yok olmuyor. Seninle birleşiyor. Yavaş yavaş sen yok oluyorsun.”

Gözlerimi açtığımda başım çok şiddetli ağrıyordu. Kolumda bir sızı hissettim. Dövmemin direk alt tarafında dövmenin boyu kadar bir kesik vardı ve çok kötü kanıyordu, kolum kanlar içindeydi. Hastaneye gitmeliydim. Odam dağılmış ve aynam da kırılmıştı. Bu kadar ileri gitmiş olamazdı. Neyse hemen bir bez alıp kolumun kesilmiş kısmına bastırdım ve hastaneye koştum.

6 AY SONRA

Lavanta tarlalarını ve lavantaların o keskin kokusunu özlüyordum. Çocukluğumdan beri lavantalara bayılırdım. İlerleyen yaşlarımda keman çalmayı öğrendim. On iki yaşımdan beri yapmayı sevdiğim tek aktivite lavanta tarlalarına gidip keman çalmaktı. Lavanta tarlalarını terk ettiğimden beri sanki içimde bir boşluk oluştu.

2 YIL SONRA

Bölümünün en başarılı öğrencisi oldum. Şimdiden şirketlerden teklifler gelmeye başladı bile. Eğitim programı için çağırdılar. Okul bitince direkt şirkete gireyim ve çalışmaya başlayayım diye. Eğlence sektörüyle ilgilenen bir şirkette çalışmak istiyorum. Amigdala ve Pry gideli çok uzun zaman oldu. Hiçbir zaman izlerden kurtulmaya çalışmadım.

15 YIL SONRA / 17 YIL, 10 AY, 2 GÜN ÖNCE

Sonunda istediğim işe girmiştim. Hayallerim gerçek olmuştu. İyi bir arabam vardı. Şirkete yakın bir yerde bir rezidansta kalıyordum. Ayrıca izin ve tatil günlerimde kalmak içinde denize sıfır bir villa almıştım. Her şey çok güzeldi ama bir eksik vardı. İçimdeki boşluk hâlâ duruyordu, dolmamıştı. Artık gülmeyi tamamen unutmuş ve iş kolik bir insan olmuştum. Kalbimi kullanmayı tamamen bırakmıştım. Sadece beynimi kullanıyordum. Hiçbir şekilde ciddiyetimden ödün vermiyordum. Sürekli sinirli ve ciddiydim. Sanırım biraz ara vermem lazımdı. Acaba çok mu uykusuz kaldım. En az bir ay kesintisiz uyumalıydım.

Bağırarak uyandım. Lavanta tarlasındaydım. Ellerimi yavaşça lavantalara sürterek yürüyordum. Lavantalar incinmesin diye uğraşıyordum. Sonra birkaç adım ötede üç kişi gördüm. En başından beri seni kandırmıştım. Kemanımı çıkardım kutusundan, sol omzuma koyup çeneme yasladım. Arşemi tellerin üzerinde gezdirmeye başladım. Farid Farjad’ın “Hiçlik” adlı senfonisini çalmaya başladım. Çaldıkça gözlerimden yaşlar süzülüyordu.

Belki bunları da beğenirsin...