Yumurta

Sabah ezanıyla gün başlardı bu evde. Anne; elinin uzanmadığı, zamanının yetmediği yükleri bir bohçaya koyar çocukları yürümeye başlayınca yüklerdi omuzlarına. Ne yapsın? Her işe yetişemezdi ya. Sobayı yakar, sofrayı kurar, hayvanları otlatmaya giderdi. Altı yaşındaki oğlu Osman da yaveri olurdu. Uzak meralara kadın başına gidemezdi elbet, bir erkek gerekirdi yanına.

Kalan işler de beklemez annesi gelene kadar Aynur’un işleri en azından yarılaması gerekirdi. Evi, ahırı toparlayıp tarlayı çapa yapan kardeşine yardıma gitmesi gerekiyordu. Bu tarla bugün yarılanmazsa annesinin öfkesinden kurtulmaları mucize olurdu. Ama Aynur’un bugün bunlardan hiçbirini yapmak içinden gelmiyordu. Çünkü aklı yumurtadaydı… Evet evet yumurtada. Sabah Osman için kırılan yumurtada…

Annesi, yumurtayı Osman için pişirirdi sadece. Evdeki tek erkek oydu. Beyi gurbete çalışmaya gitmiş aylarca dönmemişti. Köyde iki kızla kadın başına namusuna laf getirmeden tüm işlerin üstesinden gelip geçim savaşından zaferle çıkmak zordu. Evin direği, babası gelene kadar Osman’dı. Çok daraldığı vakitler yanında taşların üzerinden sekerek hayvanların peşinden giden Osman’a bakar gönlüne bir esinti arardı. Elbet onu sütle yumurtayla besleyecekti. Osman bir an önce büyüyecek, evde heybetli heybetli dolaşacaktı. Köy yeri işte yumurtası sütü eksik olur mu? Olmaz elbet, olmaz ama Osman’dan geriye kalan yumurtaların biriktirilip pazarda satılması gerekiyordu ki gelen üç beş kuruşla yamalı cepleri neşelensin. Osman her sabah yumurtayı midesine indirirken Aynur’un kulağında yumurtanın tereyağıyla buluşmasının coşkusunun ardından çıkardığı cos sesi yankılanıyordu. Aklına koyduğu gibi yapacaktı…

 Annesinin gözden kaybolacak kadar uzaklaşmasını bekledi. Uzaklaştığında hemen kümese koştu. Dört yumurta vardı, hepsini aldı. Hemencecik gıcırdayan merdivenleri çıktı, mutfağa koştu. Ocak yanıyordu ateşi harlamıştı. Bakır sahanı hemen ocağın üzerine koydu içine de tereyağını. Avucunda yumurta; tereyağın hâlden hale girmesini, eriyip kızışmasını sabırla izledi. Vakit gelmişti işte. Bir çırpıda yumurtayı ocağın kenarına vurarak kırdı, tereyağıyla buluşturdu. Fakat olmadı. O ses çıkmadı. Aynur’un coşkusu yumurtanın coşkusu olamadı. Aynur pes etmedi. Bugün o cos sesini duyacaktı. Yoksa bundan sonra ne fırsatı ne de cesareti olacaktı. Geride üç yumurta daha vardı. Onu hezimete uğratan ilk yumurtayı hayvanlara yiyecek verilen kaba döktü. Kendisinden esirgenen haklardan birini gözünü kırpmadan ineklere devretmişti. İkinci yumurta için de tüm o ritüelleri gerçekleştirdi ama yine olmadı, duyamadı o sesi. Yine, yeniden üçüncü yumurta için ocağın başına geçti. Bu defa duysa ne güzel olurdu hem geride kalan yumurtayı kümese bırakabilir, şüphe uyandırmazdı hem de içindeki heves mutluluğa dönüşürdü. Dünyanın belki de tek okunup üflenmiş sahanda yumurtası olabilirdi. Ocağın başına tekrardan geçti, sahana tereyağını koydu, bekledi, tereyağı eridi ama Aynur’un coşkusu bir türlü erimedi. Bekledi, biraz daha kızdırdı tereyağını. Yağ kızardı, neredeyse rengi siyaha dönmüştü ki kırdı yumurtayı. Sonunda olmuştu: duymuştu yumurtayla tereyağının coşkusunu. O anda içine inanılmaz bir mutluluk doldu Aynur’un. O güne kadar doymadığı, doyamadığı kadar doymuştu. Kalktı, dışarı çıktı, annesi gelene kadar işlerin hepsi yapılmış olacaktı.

Belki bunları da beğenirsin...