Kalp Ağrısı
Soğuk şehrin soğuk mevsimi… Hava kararmak üzere ve siz okuldan daha yeni çıkmışsınız. Her sabah, meşguliyetlerine geç kalmamak için acele eden insanlar, şimdi daha da hızlı bir şekilde evlerine kaçıyor. Sizse her gün eve gitmek için sıkışıp kaldığınız dolmuşun penceresinden dalgın dalgın dışarıyı seyrediyorsunuz. Çok sevdiğiniz bir parkın ortasına belediyenin dikmiş olduğu telefon vericisiyle göz göze geldiğinizde umutsuzluk kaplıyor içinizi, canınız sıkılıyor. Çok geçmeden, inmek isteyen fakat sesini duyuramayan bir kadının sitemli sözleri ile unutuluyor bu olumsuz düşünceler; şoför dahil herkes gülüyor. Durak durak boşalıyor otobüs. Bakıyorsunuz, ayakta duran bir kadın veya yaşlı göremiyorsunuz. En yakın boş koltuğa oturuyorsunuz. Fakat o da ne? Birdenbire göğsünüzde şiddetli bir çarpıntı hissediyorsunuz. Bu ana dek düşünmeye fazla fırsat bulamadığınız bir şeyi, ölüm korkusunu, tüm şiddetiyle hissediyorsunuz. Uzak bir şehirde, bir akşamüzeri, bir halk otobüsünde… Korkuyorsunuz. Birkaç saniye içinde aileniz, arkadaşlarınız ve bütün sevdikleriniz geliyor aklınıza. Böyle bir ölüm beklemiyorsunuz. Sahi, istediğiniz zamanda, istediğiniz yerde ve tam istediğiniz şekilde mi öleceğinizi sanıyorsunuz?
Kalp atışlarınız, hemen yanıbaşınızdaki bir tahtaya ardı ardına indirilen çekiç sesleri gibi çınlıyor kulaklarınızda. Terliyorsunuz, titriyorsunuz… Nefes darlığı, uyuşma ve boğulma hissi derken göğsünüzdeki şiddetli ağrının farkına varıyorsunuz. Hazırlıksız yakalandınız, eyvah! Havasız ortamdan kurtulup derin bir nefes almak için, eve daha çok mesafe varken iniyorsunuz. Benzer bir durumla daha önce de karşılaşmıştınız ama bu kadar şiddetli değildi ve kısa sürede geçivermişti. Fakat “Bu kez, bu kez fena!” diyorsunuz. Tedirgin adımlarla eve doğru yol alırken yardım çığlıklarınızı işiten kar taneleri, genç yaşta ağarmaya başlayan saçlarınıza serin bir dokunuş yapıyor. Fakat bu şefkatli dokunuşlar içinizi ferahlatmaya yetmiyor.
İki arkadaşınızla beraber acildesiniz. İnsan acilde sıra bekler mi hiç? Bekliyorsunuz. Sanki koca şehir, hastalanmak için sizi beklemiş, oturacak yer bulamıyorsunuz. Öksürükler, çocuk ağlamaları, birbiriyle tanıdık çıkan kadınların lakırdıları ve daha birçok ses, kocaman bir uğultu hâlinde kafanıza doluyor. Neden kimse durumunuzun vahametinin farkında değil? Bütün bu insanlar, neden kendi dertlerini bir kenara bırakıp sizle ilgilenmiyorlar? İnsan bu, azıcık kötüleşince kendini dünyanın merkezine yerleştirebiliyor.
Uçsuz bucaksız bir bozkırda her on adımda bir ellerine hohlayan bekçi, üşüdüğünü unutmak için ıslıklı şarkılar tüttürüyor. Topu topu yirmi-yirmi beş adımlık bir mesafede volta atarken karanlığın içinden bir parıltı çarpıyor gözüne. Henüz elini silahına bile götüremeden bir kurşun gelip kalbine saplanıyor bekçinin. Tam kalbinin ortasına. Bu kurşunla irkilip kendinize geliyorsunuz. Hasta inleyişleri, bağırışları nerede olduğunuzu hatırlatıyor size. Elindeki kâğıtları inceleyen doktor, önce arkadaşınıza sonra da size dönüp herhangi bir sıkıntınızın olmadığını söylüyor. Nabzınız birazcık hızlıymış, başka bir sıkıntı görememiş. Çekik gözlerini daha da kısarak, önemli bir durumu anlatmaya hazırlanan insanlar gibi “Panikatak da olabilir. Her ihtimale karşı kardiyoloji servisine de görünün.” diyor ve bir hastayı daha kazasız belasız gönderdim düşüncesiyle, doktorlara has o huzurlu bakışlarla uğurluyor sizi.
Bir şey çıkmamasına sevinmek istiyorsunuz fakat göğüs ağrınız, eskisi kadar şiddetli olmasa da, devam ediyor. Endişelisiniz, içiniz hiç ama hiç rahat değil. Aklınıza, daha önce, sağdan soldan duyduğunuz bin bir kötü senaryo geliyor. Acillerde teşhisi konulamayıp daha sonra ani bir şekilde ölen insanların yüzleri beliriyor zihninizde. Şeytan bu, en umulmadık yerlerde en umulmadık şeyleri düşündürtür insana. Bu vesveselerle çıkıyorsunuz hastaneden. Kar, içinde bulunduğunuz duruma yine kayıtsız değil, neşenizi yerine getirmek için iri iri yağıyor. Eski günleri hatırlıyorsunuz; geçen seneleri, çocukluğunuzu… İlk karın düştüğü günü hatta o haftayı; biriken kar üzerindeki ilk adımları atarken duyduğunuz heyecanı, yuvarladığınız kar topunu artık hareket ettiremeyecek kadar büyüttüğünüzde tekmelerle nasıl dağıttığınızı… Kara dair bütün güzel anıları hatırlıyorsunuz. Hele hele, ilk kar taneleri düşmeye başladığında yüzünüzü göğe doğrultup dilinizi çıkardığınız anları nasıl da özlüyorsunuz şimdi. Fakat hepsi geride kaldı. Kötü hatıraları silen zaman, bu sefer de güzel hatıraları koz olarak önünüze koyuyor. Zihninizi toparlayıp kendinize geldiğinizde, sağ başparmağınızla sol kolunuzdaki pamuğu hâlâ sıkıca bastırdığınızı fark ediyorsunuz.
Soğuk, çok soğuk… Kat kat yorgan, ağırlıktan başka bir işe yaramıyor. Ayaklarınız bir türlü ısınmak bilmiyor. Vücutta veya zihinde ne zaman bir sıkıntı belirse ilkin ayaklarınızda belli ediyor kendini. Uyumak, güzel rüyalar görmek isteseniz de artık tanıyamadığınız vücudunuzu sağa sola çevirip duruyorsunuz fakat uyuyamıyorsunuz.
Ağrı, sabaha kadar uyutmuyor sizi. Arkadaşlarınızın dersi var. Acildeki doktorun teşhisi cesaretinizi kırmış, arkadaşlarınıza, “Benimle gelir misin?” demeye yüzünüz varmıyor. Montunuzu ve çantanızı tutacak hiç kimse yok. Tek başınıza şehrin hatta bölgenin en büyük hastanesine gidiyorsunuz. Her bir köşede başka başka şehirlerden gelen insanlar var, gözleri üzerinizde fakat aklı başka yerlerde olan insanlar… Yaşlılar var en çok. Kendinizi onlarla karşılaştırıyorsunuz, onların durumu çok daha kötü. Bir süre bekledikten sonra nihayet isminiz ekranda yanıp sönüyor. Elinizde tahlil raporları, içeri giriyorsunuz. Doktor; bakıyor, gözlüyor, inceliyor, dinliyor fakat yine bir şey bulamıyor. Herhangi bir sonuç alamadan ayrılıyorsunuz hastaneden. “Peki, doktor, madem bir şeyim yok, günlerdir devam eden bu ağrı neyin nesi?” DİYEMİYORSUNUZ.
Bugün tam onuncu gün. Ağrınızla arkadaş oldunuz artık. İştahınızı kesip yüzünüzü solduran bu ağrı değil, ağrının sebebinin belli olmayışı. Belirsizlikler… En sağlam bedenleri bile kolayca çürütebiliyor. Elinizde olsa, tedavisi zor ama mümkün bir hastalıkla hemencecik değiştirmez misiniz şu belirsizliği? Bilinmeyenin verdiği bu his, bu tedirginlik ne berbat bir şey!
Hastanenin avlusundasınız. Çatıdan düşen buz kütlesi karşıdan karşıya geçen genç bir kızın ayaklarının dibine düşüyor. Kız, irkilip çığlık atıyor. Henüz karşıya geçmemiş arkadaşı onun bu tepkisini, komik bulmuş olmalı ki gülüyor. Buz, az daha beriye düşseydi ya? Gözünüz, gülmekle ağlamak arasındaki o birkaç santime takılıp kalıyor. Şükrediyorsunuz. Kaldırımda telaşlı ayak izleri var; baharın yaklaştığını haber veren tanıdık izler: Üstü kar, altı su. Ayaklarınızı ıslatmamak için aynı telaşla, aynı dikkatle ileri atılıyorsunuz… “Yapacak bir şey yok.” deyip dualar eşliğinde zamanın kucağına bırakıyorsunuz kendinizi. Ah Çalabım! Dualar da olmasa… İnsan, müşkile düşünce avuç içleri daha çok görür oluyor gökyüzünü.
Dar merdivenler genişçe bir salona çıkıyor. Aynı boyutlara sahip, aynı renk bezle örtülmüş on kadar masa ve bu masaların etrafına dizilmiş sandalyeler… Yanınızdakiler hızlı bir şekilde iki masayı birleştirip sandalyelere yerleşiyor. Ağır hareketlerle kendinize en yakın hissettiğiniz sandalyeye oturuyorsunuz. Sobanın dibindeki orta yaşlı adam odaya dolan bu gürültülü kalabalığı kısa bir süre süzüp gözlerini tekrar gazetesine çeviriyor. Camın dibindeki iki genç, sobaya değil kablosuz internete yakın olmayı seçmiş, cep telefonlarına bakıyorlar. Masanızdaki sabırsız bir çene, heyecanlı bir konuşma başlatıyor… Alışılmış bu muhabbetler ilginizi çekmiyor oysa. Hocalardan sınavlara, siyasetten futbola sürüklenen muhabbet –her zamanki gibi– kızlarda son buluyor. Sahi neden hep böyle olmak zorunda? Neden en ciddi sohbetler bile bir süre sonra erkek muhabbetine dönebiliyor? Sizden başka herkesin şevkle katıldığı bu konu hakkında konuşulacak başka bir şey kalmayınca sobanın verdiği sıcaklığın da etkisiyle mayışan çeneler bir süre hareketsiz kalıyor. Sobanın yanındaki adam, okuduğu bir habere kızmış olacak ki, gazeteyi yan masaya atıp kumandanın kırmızı düğmesine basıyor. Hemen sağınızda bulunan arkadaşınız, aklına nereden estiyse artık, şehrin merkezindeki medresenin bitmeyen tadilatından konu açıyor. Komplo teorileri ardı ardına savruluyor masaya. Sizse başka düşüncelerdesiniz: “Restore edilmiş bir yapı, eski güzelliğinden ne kadar uzaktadır? Diğer türlü de yok olup gidiyor. Bırakalım biraz daha gitsin böyle.” Boş veriyorsunuz. Bir süre daha devam ediyor bu konuşmalar. Yağan kar, şiddetini artıyor; düşünceli düşünceli seyrediyorsunuz.
Dalgınlığınız dikkat çekiyor. Anlatmaya çalışıyorsunuz. İlk önce biraz kulak kabartıyorlar fakat bir dakika geçmeden hissettirmemeye çalışan ama bütün iğrençliğiyle kendisini ele veren bir gülümseme kaplıyor masadaki yüzleri. İçlerinden biri, parmaklarının arasındaki sigarayı sonsuza dek bırakmak istemiyormuş gibi sımsıkı ezen, uzun saçlarını arkadan bağlamış bu zayıf genç arkadaşınız, kendisinin de çok fazla inanmadığı sözlerle rahatlatmaya çalışıyor sizi. “Ufak tefek bir grip yüzünden anneni memleketinden buralara kadar getirten sen değil miydin?” demeyi çok isteseniz de masadaki yabancıların HÜRMETİNE arkadaşınızı küçük düşürmek istemiyorsunuz.
İçerisi öyle bir hâl alıyor ki kahve adeta soğuk kış gecelerinde üstüne kömür dumanı çöken şehri andırıyor. Kalbinizin bu kadar hassas olduğu bir zamanda yapılacak şey mi bu kokuya, bu dumana katlanmak. Üstelik sigara, kalp… Biliyorsunuz. Bütün itirazlara rağmen cebinizdeki bozuklukları masaya bırakıp kalkıyorsunuz sandalyeden. Kapıya iki adım kala televizyondan bir ses geliyor kulağınıza: “Açlık grevinde 92. gün…” Ender zamanlara sakladığınız, dikkat çekmeyen kahkahanızın tam sırası fakat beceremiyorsunuz. Kahkahanızı orada bırakıp çıkıyorsunuz.
Doktor çok genç, tecrübesizdir dediniz; yaşlı olunca da dikkatli bakamamıştır diye şüpheye düştünüz; şehirdeki bütün hastaneleri dolaştınız. Hava almak, ağrıyı bir süre görmezden gelmek için ailenizin yanına gittiniz. Bir defa da memleketinizdeki hastanede denediniz şansınızı ancak yine bir şey çıkmadı. Sorunun psikolojik olduğunu söyleyeyip sizi psikiyatriye yönlendirenlere kulak vermeniz gerekmiyor mu artık? Yok hayır, son bir kez… Son bir randevu alıyorsunuz filan hastanedeki filan doktordan.
Otomatik kapıdan içeri girince benimsediğiniz hastane kokusu doluyor içinize. Bu kokuyu seviyorsunuz artık; alışmışsınız, benimsemişsiniz. Çünkü burası kendinizi güvende hissetmenizi sağlıyor. Her bir sahnesini ezberlediğiniz filmi yeniden izliyorsunuz. Çok sevdiğiniz, beğendiğiniz soyadınız beliriyor uyarı ekranında. Bütün adımları biliyorsunuz ki içeri girer girmez gömleğinizi yukarı çekiyor, vücudunuzu ultrasona doğru çeviriyorsunuz. Doktor, bir yandan cihazı göğsünüzde gezdirip diğer yandan sorular soruyor. Görüntüleri dikkatlice inceledikten sonra “Bir şey yok.” diyor, “Her şey gayet normal.” Fakat bu doktor, diğerlerinin söylediklerine ek olarak ağrının kalpten değil de mideden kaynaklanıyor olabileceğini söylüyor size. Hem fiziken hem de ruhen çok yorulmuşsunuz. Umutsuzca gastroenteroloji polikliniğine yöneliyorsunuz. Sekreter, sabah bir şey yemediğinizi öğrenince endoskopi muayenesi için bekleme odasına alıyor sizi. Gastroenteroloji nedir, endoskopi nedir hiçbir fikriniz yok. Bekliyorsunuz.
Sabah sekizde girdiğiniz kapıdan ancak akşamüstü çıkabiliyorsunuz. Hiç durmadan yağan kar, diz boyunu aşmış, bütün beyazlığıyla karşılıyor sizi. Göz ameliyatından sonra ilk defa gün yüzü gören insanlar gibi bakıyorsunuz etrafa. Gömlekleri dışarıda, pantolonu ha düştü ha düşecek liseliler geçiyor kaldırımdan. Birbirlerine karşı kullandıkları üslup, sarf ettikleri cümleler canınızı sıkınca kafanızı çeviriyorsunuz. Belediye işçileri var güçleriyle kar kürerken durakta tek başına bekleyen orta yaşlardaki adam, çevresine kısa bir göz gezdirdikten sonra elindeki anahtarla kulağını karıştırıyor. Hoşunuza gidiyor, gülüyorsunuz. Gülün, şimdi gülebilirsiniz. Üst geçidin merdivenlerini hızlıca tırmanıyorsunuz. Yağan kara aldırmayan arabalar geçiyor altınızdan. Dönüp hastaneye bakıyorsunuz. “Ne yani, onca sıkıntı…” Bir yandan şükrediyor, bir yandan da geride kalan hastalar için kısa bir dua mırıldanıyorsunuz; üst geçidin demirleri işitiyor bu sesi. Bir an önce eczaneye varmak, doktorun reflü için yazdığı ilaçları alıp içmek istiyorsunuz. Siz, daha eczaneye varmadan kalbinizdeki ağrı, aylardır içinizi yiyip bitiren bütün sıkıntılar yok olup gidiyor.
ALİ RIZA KALENDER
Mavi Yeşil Dergisi 111. Sayı (Mayıs – Haziran 2018)

