Şerif Eskin ile “Edebiyata Yüklenen Anlamlar” Kitabı Üzerine Mülakat

Kıymetli Hocam, öncelikle böylesi bir çalışmayı yazın dünyamıza kazandırdığınız için teşekkür ediyoruz. Şöyle başlayalım isterseniz: Türk edebiyatında gerek yazar ve şairlerimiz gerekse araştırmacılarımız “edebiyat” kavramı üzerine böylesi kapsamlı ve bütünlüklü bir çalışma ihtiyacı içine girmemişlerdi. Sizi böyle bir çalışmaya sevk eden temel etken neydi?
Eğer düşünce kavramlarla mümkünse, o kavramların art alanları hakkında fikir sahibi olmamız gerekir. Aksi hâlde herhangi bir olguyu, birikimi tarihselleştirmemiz pek mümkün olmaz. Kavramlar, özellikle modern dönemde sıkça kullandıklarımız, bir anda sabit içeriklerle ortaya çıkmıyor. Onların da birer tarihleri var. Bazen anlam genişlemesine bazen anlam daralmasına uğruyorlar. Statik değil, dinamikler. Dolayısıyla o kavramların tarihlerini takip etmeden, kavramların işaret ettiği olguları ve şeyleri analitik düzlemde yorumlamak, anlamlandırmak sağlıklı olmayacaktır. Bu durum, elbette edebiyat kavramı için de geçerli.
Günümüzde mesela biz koca bir edebiyat tarihinden bahsediyoruz ancak edebiyat tarihine atfettiğimiz içeriği, doğal olarak, kavrama bugün atfettiğimiz semantik içerik belirliyor, hatta sınırlıyor demeliyim. Halbuki edebiyat kavramı, diğer birçok kavram gibi, geçmişte farklı bir semantiğe sahip. Burada da şu sorun ortaya çıkar: Biz, edebiyat tarihinin içeriğini bugünkü edebiyat kavramı anlayışımıza göre mi belirleyeceğiz yoksa tarihteki, geçmişteki kavramsal-semantik kapsamına göre mi? Mesela Şeyh Galip’e edebiyat dediğinizde, büyük ihtimalle, o bizim bugün anladığımızdan farklı bir şeyler anlayacaktı, bizim anladığımızdan daha fazlası onun zihninde canlanacaktı. Poetik bir farklılıktan bahsetmiyorum. Bizzat kavramın içeriğinden bahsediyorum. Nitekim o dönemde edebiyat kavramı sadece “yaratıcı yazılar bütünü” anlamında kullanılmıyordu. Daha geniş bir içeriğe sahipti. Hatta Şeyh Galip’ten de yaklaşık yüz yıl sonra aynı geniş içeriği koruyordu. Biraz daha açalım isterseniz: Bugün XVIII. yüzyıl edebiyat tarihinin önemli isimlerini sıralamak istesek herhalde aklımıza ilk gelecek olanlar, büyük şairler olacaktır. Mütercim Âsım Efendi ilk anda aklımıza gelmeyecektir. En fazla sözlüğüyle, bir dil bilgini olarak onu hatırlarız. Oysaki edebiyat kavramının bizzat XVIII. yüzyıldaki içeriğini esas alırsak, Mütercim Âsım Efendi bir edib olarak değerlendirilmelidir ve en az o dönemki büyük şairler kadar anılmalıdır. Çünkü bir ulûm-ı edebiye, edeb ilimleri âlimidir, ki edebiyat kavramı da onun döneminde “ulûm-ı edebiye” anlamında kullanılıyordu. Ayrıca, Âsım Efendi’nin, o zamanlarda henüz edebiyat kavramının şemsiyesi altında bulunan tarih ilminde koca bir eseri vardır. Bir adım öteye gidersek: İlim, fen, sanat ve zanaat arasındaki bugünkü ayrımlar daha ortaya çıkmamıştır XVIII. yüzyılda. Ayrıca, söz konusu kavramlar henüz bugünkü anlam daralmasına da uğramamıştır. Toparlarsak, edebiyat üzerine düşünmek istiyorsak, tıpkı diğer kavramlarda olduğu gibi, öncelikle edebiyat kavramı üzerine düşünmemiz gerekir. Türkçede kavram tarihi çalışmaları ne yazık ki çok kısıtlı. En çok kullandığımız kavramlardan olan edebiyat için böyle bir eksikliğin olması, beni bu çalışmaya sevk etti.
Yaygın kanaat olarak edebiyat sözcüğünün, bugünkü taşıdığı anlamlardan hareketle, Tanzimat’tan sonra kullanılmaya başladığı söylenmektedir. Siz kitabınızda bunun böyle olmadığını ileri sürüyorsunuz. Kısaca özetleyecek olursanız, kavramın gelişimi nasıldır?
Edebiyat kavramının XIX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktığına dair birtakım kanaatler mevcuttur fakat aslına bakarsak öyle değil. Edebiyat, XIX. yüzyılda ortaya çıkan bir kavram değil, kökenleri çok daha eskiye dayanıyor. Ancak XIX. yüzyıl, kavramın tarihi açısından bir dönüm noktası. Şöyle ki bu tarihte, edebiyat kavramı yaygınlaşmaya başlıyor. Edebiyat kavramının XIX. yüzyılda yaygınlaşması, kavramın da bu dönemde ortaya çıktığına dair yanılgıya sebep olmuş olabilir.
Edebiyat kavramının tarihsel semantiğini ise ana hatlarıyla şöyle özetleyebiliriz: Kadim Arapçada “ziyafete davet etmek, ziyafet düzenlemek” anlamında bir “edb” kelimesi mevcut. Ziyafet ortamında, topluluk içinde, kişiler arası ilişkilerde gözetilmesi gereken görgü kurallarından, nezaket ve zarafet beklentisinden, hoş sohbette bulunma gibi gerekliliklerden kinayeyle de “iyi ve olgun davranış, zarafet, nezaket” anlamlarını yüklenen “edeb” kelimesi ortaya çıkıyor. Yani bugün Türkçede kullanmaya devam ettiğimiz “edeb” kelimesi ortaya çıkmış oluyor. İslam’ın doğuşundan sonra “edeb” anlam genişlemesine uğruyor. “Müeddeb, edebli”, yani güzel ahlak sahibi, adabımuaşeret sahibi olmakla sözü güzel söylemek arasında, iyi davranış ile güzel bir dil kullanma arasında kuvvetli bir ilişki olduğu varsayılıyor. Bu noktadan hareketle zaman içinde bireysel, toplumsal, siyasal, idari, dinî alanlarda vukufiyetin; derin ve incelikli bir karakter edinilmesini sağlayacakları düşünülen birtakım ilimlerin (sarf, nahiv, lügat, meânî, beyan, bedî’, tarih vb.) bütününe ulûm-ı edebiye denmeye başlanıyor. Bu kavramlar, Türkçeye de geçiyor. Bir süre sonra da “ulûm-ı edebiye” kavramının daha kısa bir formu olarak, “edebiyat” kavramı ortaya çıkıyor. Nasıl ki “ulûm-ı riyaziyat” yani matematik bilimlerin adı “riyaziyat” olarak kısaltılıyorsa, “ulûm-ı edebiye”ninki de “edebiyat” olarak kısaltılıyor. Mesela Mütercim Âsım Efendi Tarih’inde, ilm-i tarihin ulûm-ı edebiyenin, yani edebiyatın bir kısmı, bir bölümü olduğunu söylüyor.
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “edebiyat” kavramı bu defa yavaş yavaş anlam daralmasına uğruyor, bugünkü dar anlamına doğru evriliyor. Konunun en karmaşık kısmı da bu. Ben de kitabın birinci bölümünde kavramın bu kritik dönemecini merkeze alarak nasıl şimdiki anlamına evrildiğini ortaya koymaya çalıştım. Söz konusu anlam daralmasının ardında, başlı başına bir tarih yatıyor. İkinci bölümde ise o dönemin önemli isimleri tarafından yapılan edebiyat tanımlarını merkeze alarak, modern Türk edebiyatının oluşum sürecinde edebiyattan ne anlaşıldığını tarihsel arka planıyla özetlemeye çalıştım.
Kitabınızın ikinci bölümünde, o dönemki edebiyat tanımlarında sıkça karşılaştığımız “tasfiye-i vicdan”ın, Aristoteles’in katarsisiyle birlikte düşünülmesi gereken bir kavram olduğunu söylüyorsunuz. Edebiyat kavramının tarihi bağlamında bunu nasıl değerlendirmemiz gerekir?
Bildiğimiz üzere tasfiye, saflık anlamında safvet kökünden geliyor. Arıtmak, saflaştırmak demek. XIX-XX. yüzyıllarda edebiyatın işlevlerinden bahsedilirken çok sık başvurulan bir kavramsal çerçeve olarak da “tasfiye-i vicdan” karşımıza çıkıyor. İlgili yerlere baktığımızda tasfiye-i vicdan kavramının, içsel arınma anlamında katarsis karşılığı olarak kullanıldığı çok açık. Kısacası, edebiyat, büyük bir kesim tarafından katartik işleviyle meşrulaştırılıyor. Katarsis de Aristoteles’te, etik ve entelektüel bir işleve işaret ediyor. İçsel arınma, etik ve entelektüel eğitime hizmet etmesi bakımından önemli görülüyor. Aslına bakarsak bu da kavramın tarihiyle, semantiğiyle iç içe bir olgu. Edebiyat, her ne kadar sonradan anlam daralmasına uğrasa da tarih boyunca etikle bağdaştırılıyor. Etimolojisi de buna işaret ediyor: edeb. Kısaca söylersek, her ne kadar biz bugün estetik alanın konusu olarak kavrasak da edebiyat tarih boyunca öncelikle etik alanın konusu olarak algılanıyor. Estetik alanın konusu olarak konumlandırılması da esasen çok yeni ve bu da şaşırtıcı bir durum olarak değerlendirilmemeli. Zira estetiğin ayrı bir alan olarak özerkleşmesi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına tekabül ediyor. Ondan önce estetik zaten etiğin içinde sayılıyordu. “Güzel” ve “İyi” ayrı ayrı alanların konusu olarak değerlendirilmiyordu. Çünkü “Güzel” ve “İyi” ayrı ayrı düşünülmüyordu, iyi olanın güzel, güzel olanın iyi olacağı varsayılıyordu. Bunun Antik Yunan’dan gelen ve felsefe aracılığıyla İslam dünyasına aktarılan bir kavramsal çerçevesi de mevcut: kalokagathia (güzel ve iyi). Burada hemen hüsn ve kubh ikilisini de hatırlayabiliriz. Nitekim güzel anlamındaki hüsn, sonradan estetiğe özgülense de ondan önce etiğin kavramıydı. Söz gelimi “ahlak-ı hasene”, yani güzel ahlak ifadesi, iyi ahlak anlamında kullanılıyordu. Bu kavramsal art alanın farkında olursak mesela yüzyıllar boyunca edebiyatın niçin etik bağlamıyla tartışıldığını daha iyi kavrarız. Bu da şu açıdan önemli ki edebiyatın etikle, dolayısıyla İyi’yle ilişkilendirilmesi, edebîlik ölçütünü de belirliyor. Mesela kitapta örneklendirdiğim üzere bazı isimler, hezliyat türü eserleri edebî kabul etmiyor, çünkü onlara göre hezliyatta kişilik haklarına saldırı vardır. Hezliyat etik açıdan “iyi” bulunmadığı için edebî, estetik açıdan “güzel” de sayılmıyor. Yani özetle, söz konusu felsefi bağlam, estetik ve poetik kıstasları belirleyici oluyor.
Kitabınızda edebiyat kavramının diğer kültürlerdeki karşılıklarına dikkatleri çekerken bizdeki edebiyat sözcüğünün Batı dillerindeki literatürün karşılığı olarak kullanılmaya başladığı iddiasının hatalı olduğunu söylüyorsunuz. Buna ek olarak da literatür kavramının edebe benzer bir biçimde değiştiğini, dönüştüğünü, daraldığını vurguluyorsunuz. Bu hususlar bizim için ne ifade eder? Niçin bu kadar ayrıntılı olarak üzerinde duruyorsunuz?
Edebiyat kavramının XIX. yüzyılda ortaya çıktığını öne süren tezlerde, aynı zamanda, edebiyat kavramının Fransızca littérature ve belles-lettres kavramlarını karşılamak üzere icat edildiği dile getiriliyor. Yani bu tezleri dikkate alırsak, edebiyat kavramının XIX. yüzyılda bir “tercüme” ihtiyacından doğduğu gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Halbuki demin uzunca bahsettiğimiz üzere, edebiyat kavramı XIX. yüzyılda ortaya çıkmıyor, tarihi çok daha eskilere dayanıyor. Hiçbir zaman bir çeviri ihtiyacından da doğmuyor kavramın ortaya çıkışı. Kendi mecrasında akan bir semantik tarihi var. Edebiyat kavramını littérature ve belles-lettres’in tercümesi olarak düşünmek, kavramın tarihini de sorunlu kılıyor, edebiyat tarihini de… Söz konusu tezlerin beraberinde getirdiği diğer bir önemli sorun da modern anlamıyla edebiyat kavramını tarihsizleştirmek ya da tarihinden koparmak, dolayısıyla kökenlerinden uzaklaştırmaktır. Ayrıca, littérature kavramı Batı dillerinde bir anda bugünkü dar anlamıyla ortaya çıkmıyor. Bu sebeple ikisi arasında bir kıyas yapılacaksa, her ikisi kendi tarihsel semantik seyirleriyle değerlendirilmeli. Aksi hâlde, genel olarak Türk edebiyatını kendi bağlamıyla tarihselleştirmek de mümkün olmaz, özel olarak modern Türk edebiyatını da… Tekrar altını çizelim: Herhangi bir kavram ve o kavrama dair algımız/bilgimiz, kavramın işaretlediği olgulara ve şeylere dair düşüncemizi de biçimlendiriyor. Edebiyat kavramına dair sağlıklı bilgiler doğrultusunda bir tarihsel ufkumuz olmadan edebiyatın kendisi hakkında bir düşünce geliştirmemiz mümkün olmaz.

Edebiyatımızda eski-yeni, divan-halk, gibi tartışmaların ya da ayrımların edebiyat tarihlerinde doğru konumlandırıldığını düşünüyor musunuz? Bu tartışmaların temelinde, edebiyatı konumlandırmada ciddi bir sorun olduğu söylenebilir mi?
Eğer edebiyat kavramını, kitapta uzunca ele almaya çalıştığım tarihsel bağlamıyla düşünürsek ve edebiyat hakkındaki düşüncelerimizi de bu doğrultuda gözden geçirirsek, sizin kastettiğiniz ve mevcut tarihsel perspektifimizi de büyük ölçüde biçimlendiren eski-yeni, divan edebiyatı-halk edebiyatı gibi ikiliklerin hâlihazırdaki çağrışımları zaten kendiliğinden sorunlu hâle gelir. Çünkü, “yeni” olarak adlandırılan, kavramın tarihsel seyrinin işaret ettiği üzere, “eski” olanı zaten içinde barındırıyor. Bunu da en çok, kitabın ikinci bölümünün konusu olan, edebiyatın maksadı (amacı) ve gayesi (ereği) hakkındaki tartışmalarda gözlemleyebiliyoruz. “Eski” denilen birikim ve anlayış da “yeni” olarak adlandırılan birikim ve anlayış da esasında aynı estetik ve poetik temeller üzerinde yükseliyor. Mesela Namık Kemal, klasik edebiyatı, divan edebiyatını yıkıcı bir şekilde eleştirirken yeni-Platoncu referanslara yaslanıyor. Oysaki klasik Türk edebiyatı da yeni-Platoncu temellere sahip. Eğer bakış açımızı değiştirip meseleye buradan bakarsak, klasik ile modern arasında, eski ile yeni arasında bir kopuş değil bir süreklilik ortaya çıkar. Kitapta sonuç olarak buna işaret etmeye çalıştım. Bu perspektife imkân tanıyan da edebiyatın kavramsal tarihi oldu.
Kitabınızda “tehzib” kavramı üzerinde fazlaca duruyorsunuz. Hatta kavramın bazen süsleme sanatına da isim olan “tezhib”le karıştırıldığına işaret ediyorsunuz. “Tehzib” kavramı niçin önemli?
Kitapta “tehzib” kavramının bu kadar çok gündem olmasının sebebi, tıpkı tasfiye-i vicdan gibi, çeşitli kalemler tarafından ortaya konulan edebiyat tanımlarında en çok karşımıza çıkan kavramlardan biri olmasıdır. İkinci bölümde, edebiyat kavramının hangi kavramlar kullanılarak tarif edildiği incelendiği için doğal olarak tehzib merkeze yerleşti. Tehzib kavramının da çok geniş bir tarihi var. Kelimenin kökü olan hezb, ağaç vb. nesnelerin kabuğunu sıyırarak, yontarak onu fazlalıklarından arındırıp güzel ve kusursuz bir hâle getirmek anlamını taşıyor. Buradan kinayeyle tehzib kavramı, Yahya İbn Adî ve İbn Miskeveyh’in Tehzibü’l-Ahlak adlı eserleriyle birlikte, Müslüman dünyada etik alanın, ahlak felsefesinin başlıca kavramına dönüşüyor. Çünkü ahlak, bir kusursuzluk tasarısıdır, en İyi’ye ulaşma tasarısıdır. Demin çizdiğimiz çerçevede, edebiyatın etikle ilişkisi bağlamında, tehzib sık sık edebiyat kavramıyla yan yana geliyor. Mesela edebiyatın gayesinin (ereğinin) tehzib-i ahlak olduğu söyleniyor, böylece tehzib etik ve estetiği de birbirine bağlayan başlıca kavramsal çerçeveye dönüşüyor. Bunun arkasındaki anlayışı kısaca şöyle özetleyebiliriz: Bir nesneden “güzel” bir şey elde etmek için, mesela bir mermerden bir heykel elde etmek için, onu yontmak, fazlalıklarından arındırmak, yani tehzib etmek gerekir. Bu edim, ahlak için de geçerli sayılıyor: insanın kusurlarından arındırılması, insanın yontulması… Bu bağlamda tehzib söz için de geçerlidir: Sözün “güzel” olması için tehzib edilmesi gerekir, deniliyor. Güzel söz de güzel davranışın, İyi’nin alâmetifarikası sayılıyor. Görüldüğü üzere “güzel” ve “iyi”, yani etik ve estetik hep bir arada düşünülüyor. Mesela yeni-Platonculuğun kurucu ismi Plotinos, Enneadlar’ın “Birinci Dokuzluklar”ında “Güzel Üzerine” diye bir başlık açar. Burada, ruhun arındırılmasından bahseder. O sırada da heykel ve yontma mecazına başvurur. “Kendine dön ve bak! Yine de kendinde güzellik görmüyorsan, güzel olması gereken bir heykelin, heykeltıraşı gibi yap.” der. Ardından, heykeltıraşın mermeri nasıl yonttuğunu, fazlalıklarından arındırdığını anlatır. Kişi, güzele yani iyiye, yani tanrısal olana ulaşmak için kendini yontmalıdır Plotinos’a göre. Diğer deyişle, kendini tehzib etmelidir. Toparlayacak olursak, Plotinos’ta ve dolayısıyla yeni-Platonculuk’ta, estetiğin konusu olan güzel, etiğin içindedir ve tanrısal olanla, en yüce İyi’yle ilişkilidir. Buradan baktığımızda zaten edebiyatın “edeb” kökünden türemiş olması, birtakım ilimlere isim olması kendiliğinden anlam kazanıyor. Çarpıcı bir örnek kabilinden şunu da son olarak konuşabiliriz: XIX. yüzyılın sonlarında, beş yıl arayla, İstanbul’da “hikmet-i edebiye” başlığını taşıyan iki ayrı kitap basıldı. Biri, Mehmet Ziver’e aitti ve günümüz Türkçesiyle “edebiyat felsefesi” gibi bir anlama işaret ediyordu. Diğeri ise İsmail Hakkı’nın kaleme aldığı ahlak kitabıydı ve burada “hikmet-i edebiye” ahlak felsefesine gönderme yapıyordu, edebiyatla alakalı bir kitap değildi. Yani hem etiğin hem estetiğin kavramı ortaktı, ikisi ayrı ayrı düşünülmüyordu.
Kitabı hazırlarken, XIX. yüzyılın anahtar kavramlarından tehzibin ne yazık ki çoğu yerde tezhible karıştırıldığını gözlemledim. Bu sebeple söz konusu kavramın bahsi geçen tarihsel ve felsefi arka planı da ne yazık ki gözden kaçmış görünüyor. Tezhib, var olan bir şeyi güzelleştirmek amacıyla süslemektir, yani ona bir şeyler eklemektir. Oysa tehzib, var olan bir şeyden bir şeyleri kazımak, çıkarıp atmak, yontmaktır. Buradaki semantik nüans karıştırılırsa, zincirleme olarak estetik ve poetik bağlamlarda oldukça sorunlu yorumlar geliştirilmesi kaçınılmazdır.
Kitabınız aynı zamanda bir 19. asır Türk edebiyatı okuması olarak da görülebilir, buna katılır mısınız?
Kitabın bir XIX. yüzyıl Türk edebiyatı okuması olduğuna katılıyorum. Ancak şunu da belirtmeliyim ki konuyu çalışmaya başlarken böyle bir amacım, niyetim yoktu. Birincil kaynaklardan elde ettiğim malzeme ve konunun doğası, kitabın akışını bu doğrultuda biçimlendirdi.
Bu bağlamda dönemde de bazı isimlerde görebileceğimiz -Şemsettin Sami gibi- şiir ve edebiyat ayrımını makul buluyor musunuz?
Şemseddin Sami’nin görüşleri, şimdiye kadar konuştuğumuz konular açısından mükemmel bir örnek. Hatırlattığınız için teşekkür ederim. Şemseddin Sami’nin görüşlerine katılıp katılmama bağlamında bir şey söylemek istemem, zira benim amacım o dönemde ortaya çıkan kanaatlerin isabetli ya da isabetsiz olduğunu tayin etmek değil, bunların tarihsel bağlamlarını ortaya çıkarmak. Bunu tartışmanın da zaten bugün bize çok bir faydası olmaz. Ancak Şemseddin Sami’nin ortaya attığı düşünceler, arkeolojik açıdan çok değerli. Bize, bir dönemin kafa karışıklıkları, edebiyat kavramına dair geçişkenlikler ile uzlaşmazlıklar, edebîliğin ölçütlerini belirlemede nelerin etkili olduğu gibi hususlarda önemli veriler sunuyor.
Aynı şekilde nesir ve şiir konusunda dile getirilen görüşleri de arkeolojik değerleri bakımından yorumlamak gerektiğini düşünüyorum. Bunları anlamaya çalışmak, edebiyatı tarihselleştirmek açısından kritik öneme sahip. Geçmiş edebiyat birikimini anlamlandırmak için bugünkü kavrayışlarımızla geçmişe gitmek yerine, o günleri o günlerin kavramsal içerikleriyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu çalışmayla beraber Türk edebiyatının tarihinin de yeniden yazılması gerektiğine dair bir düşünceniz oluştu mu? Zira çalışmanızın son bölümünde Türkoloji kürsüsündeki temel ayrımlar, örneğin Eski Türk Edebiyatı, Halk Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı gibi adlandırmaların bir bariyer işlevi üstlenmesi gibi bir durumun da ortaya çıktığı, bunun da aynı zamanda bütüncül çalışmaların yapılmasına bir engel oluşturduğu söylenebilir mi?
Evet, böyle düşünüyorum, ama benim düşüncemden ziyade ve en önemlisi, edebiyat kavramının tarihi, diğer bir ifadeyle edebiyatın kavramsal tarihi bize bunu öğütlüyor. Yani edebiyatın kavramsal tarihi, edebiyat dediğimiz olgunun ve birikimin, pek de keskin sınırlarla çeşitli alanlara ayrılamayacağını telkin ediyor. Bence kavramın tarihinin buna işaret ediyor olması, üzerinde durulması gereken başlıca husustur.
İlk Yayınlanma: Dil ve Edebiyat Dergisi 203. Sayı (Kasım 2025)
