Loneliness is Loneliness

 

Hoca bu sabah ders anlatırken, arka sırada elliyi aşkın insanın ensesine bakarken bu dünyada sevinmeyi de üzülmeyi de gerektirecek kadar önemli bir şeyin olmadığını fark ettim. Bu saatten sonra mutlulukla işim olmaz zaten aradığım da mutluluk değilmiş. Edebiyatta, felsefede, sosyolojide kim bulmuş ki. Çiçek de değil ki sayfaların arasında kurutulsun. Hayat delillerle değil tavırla yaşanılır, bu kadar kısa ve net. Hayata dair bir şeyler öğreneceğim derken hayatı hepten ıskalamışım. Bundan sonra hangi arkadaşım dışarıya davet ederse hiç ikiletmeden kabul edeceğim. Kitapçıya gitmek mi, tövbe önünden geçersem. Düşünecek gibi mi oldum hemen gişesi yüksek bir film izleyeceğim. Sosyal, sanal artık ne kadar medya varsa hepsinde hesap açıp boy boy fotoğraf paylaşacağım. Ütüsüz kıyafetlere elveda, gardırobumu da baştan aşağı değiştireceğim. Saçımı uzadığında değil haftada bir hatta iki defa kestireceğim. Kalabalıkların gürültüsünden bırak rahatsız olmayı parçası olacağım. Bana da yazık, kendime bu kadar haksızlık etmeye hakkım yok. Aşk için de içimden bir şeyler geçiyor, en iyisi mi, susayım. Ağzıma hâkim olamam, büyük laf ederim sonra işin yoksa al başına belayı.

Hayatta neyle meşgul olursam olayım beni insandan uzaklaştırdı. Günün sonunda yaptığım her şey insana ulaşmak içindi ama yapmaya çalıştığım hiçbir şeyi nihayete erdiremeyince yolda insansız, dostsuz, arkadaşsız, yarensiz kaldım. İnsanları anlamaya çalışırken işi iyice karıştırmaktan öteye geçemedim. Sevmeye çalışırken az kalsın yolum nefrete çıkıyordu. Yeter, yalnızlığa değişik değişik tanımlar bulmak başkasına kalsın. Kaç yaşına geldim, ne aldım ne verdim, elimde ne kaldı?

İlk iş çiçekçiye gidip kendime bir demet çiçek alacağım. Benden bir şey isteyen ilk talihliye sebep söylemeksizin hayır diyeceğim. Çok soracak olurlarsa canımın adresini veririm. Kent meydanında amatör müzik yapanların yanına gidip saatlerce eşlik edeceğim. Spora ya da geçen gün ilanını gördüğüm halay kursuna yazılacağım.

Yazdıklarımı neredeyse beğeneceğim. Şu günlüğe bir şeyler karalarken gelen cesaret biraz da gerçek hayatta yanımda olsa yapamayacağım iş yok ama ne yapalım. Yine dışarıdaki dünyadan insanlara veya olaylara kızıp gelip sayfalara efelenmişim. Tüm yazdıklarım gibi bunların hiçbirini de yapamadım. Okumaktan vazgeçtim mi? Hayır. Yazmaya devam ettim mi? Evet. Evde yalnız kalmak hoşuma gidiyor mu? Ziyadesiyle.

Sayfaları karıştırıyorum. Bakalım kendi çöplüğümde daha ne çıkacak karşıma. Yazım biraz bozuk ama yine de okuyabiliyorum.

Yarın saat sekizde ders var. Erkenden fakültede olmam lazım. Kimseler gelmeden belki selamlaşma fırsatı yakalayabilirim. Ne de olsa yarın gece için avunacak bir şeyler lazım.

Biliyorum yoklama kâğıdından ne işime yarayacağını, neden baktığımı bilmeden ilkin onun imzasına bakacağım. Hoca soru sorarsa eğer o söz istemezse ben isteyeceğim. Ne bileyim belli mi olur, çok basit bir konuda bile ters düşmeyi göze alamam. Ona uyacağım diye kendimi yok ettiğimin farkındayım ama aşk biraz da böyle bir şeymiş gibi duruyor. Hepsi güzel, hepsi güzel şeyler, bir de haberi olsaydı…

Bugün çok yazacak bir şey yok, yok yere uzatmaya gerek de yok. Yarın okulda bir şeyler olursa yazarım yine.

Sonraki gün ne olduğunu merak etmeden birkaç sayfayı birden deviriyorum. Dört yıl boyunca elle tutulur bir şey olmadı, o gün bir şey olmuşsa da bir şeyi değiştirmemiş demek ki. Karıştırmaya devam bakalım daha ne çıkacak karşıma.

Yazmak insanın ruhunu yontmasıdır. Ben de yazarak kendime şekil vermeye çalışıyorum. Bu günlük de bunun bir parçası. Her işi yarıladığımda girmek istediğim şekil değişiyor. Bakalım ana madde ne kadar dayanacak. Ben ne olacağıma karar vermeden belki de ruhumu yok etmiş olurum. Muhtemelen istediğim şekle de hiçbir zaman kavuşamam. Geriye ne kalır? Toz, yeni bir şey elde edemeyeceğim bir malzeme. Ne yapıyorum ki? Yazmak! En cesur, sahici, dürüst davrandığım şu işi bile başka biri görmesin diye canım çıkıyor. Yazık, çok yazık! Hayat böyle yaşanmaz, böyle yaşanmamalı. Bu korkaklığımda onun da katkısı büyük. Çok uzaklaştım, her şeyden, herkesten en çok da kendimden. Sahici hiçbir yanım kalmadı. Ne yapıyorsam onun için.

Ne yapsam ne yazsam saçma. Bugünlük de yazmış olmak için yazdım.

Şimdiki aklım olsa o zamanlar yaptığım bu işlerin hiçbirini yapmazdım ama şimdiki aklımı o zamanlar yaptıklarıma borçluyum. Allah’ım bu nasıl bir kısır döngü. Başıma bir şeyler geliyor, başıma gelenlerden bir akıl devşiriyorum sonra bu akılla yeni hatalar; yeni hatalar yeni bir bakış açısı geliştiriyor. Hiç bitmeyecek mi, bu sefer tamamdır diyemeyecek miyim? Aslına bakarsan şimdi de pek o döngünün dışında olduğum söylenemez. Karıştırmaya devam.

Kök duygularımızdan çok uzaklaştık. Dertlerimizi farklı kelime ve kavramlarla ifade etmekten öteye geçmiyoruz. Yarattığımız bu yeni imajları bizleri kendimizden uzaklaştırmaktan ve işleri daha da karmaşık hala getirmekten başka bir işe yaramıyor. Tam bir kakafoni, kimse kimseyi dinlemiyor hem dinlese de ne anlama kabiliyeti var ne de çabası. Kadın ve erkekler arasındaki ilişki taktik savaşına dönüşeli çok oldu. İnsan sevdiğine de kendini korkmadan açamayacak, değersizleşirim diye yaralarını göstermeyecekse sevgi ne işe yarayacak?

Aşk acısı mesela… Herkesin buna saygı duyması gerekmez mi? Dünya, zaman ve şartlar ne olursa olsun önemsenmesi gerekmez mi? Bilemiyorum ya çok romantiğim ya da çok nostaljik. Bazı durumları atlatmış olmamız değersizleştiği anlamına mı gelir? İnsanı var eden geçmişinin bu kadar kıymetsiz hâle gelmesi bir tek bana mı saçma geliyor. Bu işin sonu nereye varacak? Bu kopuş…

Ateşin sıcak ve yakıcı olduğu her gün binlerce kez keşfediliyor. Her şey ama her şey yeniden öğrenilmiyor mu? Geçer, ne demek geçer! Alışırsın, ne demek alışırım! Birine bir şey anlatacak gibi oluyorum, başlıyor dökülmeye. Kusura bakma ya! Ben bu kadar sıkıntı çekebildim, senin olduğun ligde oynayacak kadar maharetli değildim. Her zamanın sıkıntısı kendine mahsus, her aşkın acısı başka, yokluk her çağda kılıf değiştiriyor, özgürlük her coğrafya da başka şey demek. Ah insan kardeşlerim ah!

İç çekmemek elde değil. Yazdıklarıma katılıyorum ama eksik bir şeyler var. Benim bu doğruları günlüğüme değil insanların yüzüne söylemem gerekiyor. Bakalım daha neler çıkacak. Keşke daha eskiden günlük tutsaydım. Keşke şimdi de günlük tutsam. Yazacak bir şeyler hep çıkıyor bir şekilde bulunuyor yani. Şu an için takvimler nasıl da değersiz, bundan on yıl önce ne hissediyorsam şimdi de onu hissediyorum. Geçmiş hiç geçmiyor nedense ya da benim şu şimdiki zamanla olan ihtilafım yüzünden geçmiyordur. Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum… Hiçbir zaman da bilemeyeceğim. O kadar ki yaşamaya devam ediyorum. Hayatımın ne estetik ne de kritik hiçbir noktası yok. Karıştırmaya devam.

Sana yalnızlığımı hatırlatmaya gerek yok. Yalnızım ama sırılsıklam. Yalnızım ama çırılçıplak. Yalnızlık ruhumun tek bir noktasını bile ıskalamıyor. Etlerimi ayakta tutan şey nasıl omurgamsa, ruhumu ayakta tutan şey belki de yalnızlıktır. Yalnızlık için hayatımdaki en büyük dekor diyebilirim. Ama kimsenin çare olacağı yok. Mühim, çok mühim bir hastalık gibi, öyle her doktorun her reçeteyi yazamadığı gibi her insan da benim şu sefil yalnızlığıma çare olamıyor.

Yalnızlık işte eğip bükmeye, çekip çevirmeye, allayıp pullandırmaya, yok şöyle de böyle de deyip uzatmaya gerek yok. Loneliness is loneliness.

Uzatmaya gerek yok, en iyisi kulaklıkları yanıma alıp yorulana kadar yürüyüş yapmak.

Şaşırıyor muyum? Hayır. Değişmiş miyim? Hayır. Halledebilmiş miyim? Hayır. Dün neysem bugün de öyle. Maşallah bana… Kaç yıl geçmiş bir arpa boyu yol alamamışım. Bilmiyorum, bakalım ilerleyen sayfalarda ne çıkacak karşıma.

İnsanlarla hatta belki insacıklar demeliyim, insancıklarla selamlaşıyorum. Hâlimi hatırımı soruyorlar, eksik olmasınlar ama iyi deyip geçiştireceğim bir cevap bekliyorlar. Nasıl olduğumu hiçbir zaman kimse gerçekten merak etmedi. Ezber, ezber, ezber!

Şöyle bir diyalog hatta sahne düşün. Sözleşip bir kafeye gitmişiz ya da ben önden gidip onu bekliyorum. Mevsim kış, içeri giriyor yanakları burnu kızarmış. Tokalaşıyoruz. Elini sıktığımda yüksek gerilime maruz kalmış gibi her yanım zangır zangır titremiyor. İlkin lavabo için müsaade istiyor. Beklemeye devam ediyorum. Gelirken garsonu bizim masada yakalıyor, siparişini verip oturuyor. Şöyle bir soru dökülüyor ağzından.

— Nasılsın? Umarım çok bekletmedim.

Yıllarca bu soruyu beklemiş, kendini anlatmanın alternatif yollarını aramış, kendinden nefret etmek pahasına kendisiyle yüzleşmek bir yana yüzlerce gece yüz göz olmuş biri olarak cevap veriyorum.

— İyiyim demek kolaya kaçar hem tanımı da ne yaşadıklarımıza, tecrübemize bağlı olarak değiştiği için iyi’yi kullanmayacağım. Şu an öğrenciyim, vasatın bir üstü, iyinin bir altı seviyesinde notlarla devam ediyorum. Hayatımın merkezinde okul var gibi duruyor ama aslında değil. Hayatın gerçekten bir merkezi var mı yok mu ona da emin değilim ama şimdilik gerçekten bana dair her şeyi etrafında kurguladığım bir durumum olmadı. Anne, baba, aile… Yaşımız kaç olursa olsun hayatlarımızdaki etkileri sürüyor. Dönem dönem şiddetlene de biliyor ama özetle görmezlikten gelemeyiz. Sonra sen varsın, seni bu sırada zikretmem sana haksızlık olacak. Pişman da olacağım ama hayatımın neresindesin belli değil ama gözlerimi kapatmayagöreyim her yerdesin. Dinlediğim müziklerin her notası birer havarin gibi sesini, görüntünü, kokunu, bakışlarına hayatıma çağırıyor. Yerin belli değil her yerde ve her şeysin. Malumun hayat çok geniş ve karmaşık. Neresinden tutarsak diğer taraflarını ıskalayabiliyoruz. Yetmedi üzerine eğildikçe derinleşen bir tarafı da var. Mesela sen yokken de parasızlık çektiğim oluyordu, hatta beni üzüyordu oysa şimdi parasızlığı dert edecek zamanım bile yok. Tecrübe dedim değil mi o da başlı başına bir mesele. Tanrıyla aram hep tansiyonlu oldu. İnsanları müstesna tutamam tabii. Biriyle bir şey yaşıyorsun, sonra yanılıyorsun. İnancın gözlerini hayata yumuyor, başın sağ olsun. İnsan bir insanda inancını yitiriyor sonra bu inançsızlıktan tüm insanlar nasipleniyor. Sonra işin yoksa mutlu ol, eğlen, yaşamaya devam et, kariyer planları kur yok daha neler. Yine sana döneceğim ama söz bir şekilde sana geliyor, yapamıyorum. Lütfen hayatımın merkeziymişsin gibi algılama öyle görünse bile görüntülere güvenme. Benim için! Derste söz alıp konuştuğumda biraz eğilerek biraz da dönerek beni dinliyorsun ya aslında ben o zamanlar ölüyorum. Tabii insanlarla birlikte. Söyleyeceklerim bitiyor, hayat benim için yeniden başlıyor. Kaburgalarımdan biri eksiliyor, tanrıyla yeniden bir sözleşmeye tutuşuyoruz hayat yeniden başlıyor.

Garson kahveleri getiriyor, köpüğünün tadına bakıyoruz. Sen iyi bir insansın ya bu doğal olarak seni iyi bir dinleyici de yapıyor. Sözüme devam etmemi elinle işaret ediyorsun.

— Nasılsın sorusu karmaşık, büyük biraz da yanlış bir soru. Bu yüzden bu kadar uzatıyorum. Yıllar sonra sahici bir şekilde muhatap alınmış olmamın etkisini yok sayarsak. Nerede kalmıştım, ha hayat yeniden başlıyordu. Yeniden, ne demek yeniden o güne, zamana kadar olanlar bir şekilde siliniyor, etkisini yitiriyor. Gökyüzünün altında yani yeryüzünde ne varsa beraber keşfediyoruz. Böyle olunca bana nasılsın demene gerek kalmıyor çünkü her hâlime şahit oluyorsun. Ama demek mesele her halime şahit olmanla ilgili değilmişim. Az evvel dedim ya benim için de olsa görüntülere güvenme, gördüklerinin ötesinde bir ben var demek ki. Başıma gelenlerin başıma nasıl dertler açtığını ben söylemeden senin bilemeyeceğin şeyler. Karanlıkta yaşayan hâlim, bu hâl belki de yalnızlıktır. Senin ve dostlarımın elinde ışıklarla girip orayı aydınlatmanız lazım. Nasılsın sorundan gelmiştik buraya, zor bir soru. Bak kaç cümle oldu sağa sola savrulmaktan öteye geçemedim. Hayat beni o kadar geri plana atmış ki başıma gelenlerden, sorumlu olduklarımdan söz bir türlü bana gelmiyor. Nasıl mıyım? Toparlayacak olursam sen burada, karşımdasın. Kahvenin de tadı fena sayılmaz. Hesabı ödeyecek param da var. Artık son sınıfız, final haftası da gözümü korkutmuyor. Kalktıktan sonra havaya aldırış etmeden yürüyelim mi diye sorarsan. Vedalaşmaya gelince de gül yanağından bana da bir hisse düşerse vallahi de billahi de iyi olurum.

Ne denir ki! Kendi kendine konuşmak yalnızlıkta bir seviyeyi illa ki temsil eder ama bu sefer çıtayı biraz yükseğe çıkartmışım. Ama öyle, kimse kimseye sahiden bir şey sormuyor. Sosyologların sosyal protokol dedikleri mesele işte bu, herkes bir şekilde bu kurallara uyarak sosyalleşiyor. Ben de buna dâhilim, en son hangi arkadaşıma karşı içimden geldiği gibi davrandım. Yok yakışık almaz. Yok bilmem ne olur. Yok efendim sonra ne düşünür ne konuşurlar.

Dün olduğu gibi bu günde nasılsın sorusuna muhtacım ama gerçekten biri sorsa bu sefer cevaplar mıyım, emin değilim. Hadi diyelim biri sordu, ben de kendimi dilim döndüğünce ipe serdim. Ne olacak ki, belki o anlık bir rahatlama ya sonrası, sonrası yine yalnızlık. Sayfaları çeviriyorum.

Fatih Hoca, (sağ olsun fakültede nadir de olsa bir şeyler öğrenebildiğim ender insanlardır) bugün derste basın özgürlüğünden bahsetti. Bu konuyla ilgili tarihte basının da insan iradesinin bir uzantısı olduğu, bir tür tanrısallığı olduğu fikri belli bir zaman epey bir karşılık bulmuş. Basın özgürlüğüne getirilecek herhangi bir kısıtlama, sansürün tanrı iradesine yapılacak bir müdahale olacağı için kesinlikle tasvip edilmediği fikri çok sert bir şekilde savunulmuş. Zaten sınıfta söz alıp konuşan kaç kişi var, ben de söz isteyince hemen verdi. Basına getirilecek herhangi bir kısıtlamanın yine insanların iradesi ile yapılabileceğini eğer iradelerimizde bir tür tanrısallık varsa bile yine tanrının iradesiyle tanrıya ket vurulacağını, tanrı iradesinin uzantısı olarak görülen insan iradesinin pek de tanrıyla bir işi olmadığını söyledim. Yoksa öbür türlü tanrı iradesi insanların elinde bir tür oyuncağa dönüştüğünü ifade etmeye çalıştım. Ne kadar anlaşılır konuşabildim bilmiyorum. Fatih Hoca söylediklerimden ötürü takdirini bu sefer hiç eğip bükmeden dile getirdi. Okuduğum, anlaşılır, dinlenmeye değer cümleler kurduğum için ilk defa takdir edilmiyordum ama Fatih Hoca başka. Kendisi akademisyendi, ünvanı vardı özetle kitaba meraklı bir genç için büyülü bir dünyayı temsil ediyordu ama hoca başka. Ne sorarsak soralım bir şekilde cevaplayan bilmediğinde bakın öğrenmem gereken bir şey gibisinden teşekkür eden bir hocaydı. Yetmedi bel kemerine sıkıştırdığı sigara paketi ve çağa inat tunçtan tavrıyla vazgeçmediği tuşlu telefonu onu çok başka bir yerde konumlandırıyordu.

O da tüm sınıf gibi beni dinledi belki de kıskandı. İşte böyle bir gündü.  

Birazdan aşağı inip çay içeceğim. Erdemi de ararım, o da gelir. Başka da bir şey yok zaten. Bu arada gün içinde abimle konuştuk, konuşmanın sonunda hesap numaramı istedi. Sağ olsun.

Nihayet günlükte normal bir şeylere denk geldim. O dersi hatırlıyor muyum emin değilim. Fatih Hoca’ya dair hatırladığım tek şey galiba son dersinde vedalaşırken “baki olan gök kubbede hoş bir sada imiş” mısraını duyduğumda yutkunmuştum. Ne de olsa dört yıl boyunca can kulağıyla dinlediğim nadir insanlardandı. Zihnim açılıyor, bir keresinde hocanın odasında muhabbet ederken bana mealen şöyle bir nutuk çekmişti. “Sen gibisi az ve gittikçe de azalıyorsunuz. Bir hoca öğretmekten, yol göstermekten başka ne iş yarar. Sen de bir okursun, kitaplara hürmetini tahmin edebiliyorum. Gidip parasını verip aynı kitaptan alabilmeme rağmen okuduktan sonra rafa konulan kitabın değeri başka oluyor. Kitaplardan başka neyim var ki, emrine amade ne zaman istersen kullanabilirsin. Bak istersen okuduktan sonra geri getirmeyebilirsin diye bir seçenek de sunuyorum ama biliyorum ki kendi kitaplarına kıyamadığın gibi benimkilere de kıyamazsın.” Evet, Fatih Hoca’yı hatırlamış olmak gerçekten de iyi geldi. Gıyabında sevgilerimi sunuyorum. Sayfaları çeviriyorum.

Duygularımızdan utanıyoruz. Böyle bir genelleme yapacak durumda değilim ama eminim utanıyoruz. Biraz Montaigne’nin denemelerdeki tavrı gibi olacak ama önce kendime otopsi yapıp bulduğum yargıyı başka insanlara da pay ediyorum. Sonuçta Montaigne de bir insanın kendi şahsında insanlığın tüm tecrübelerini yaşadığı mealinde bir şeyler söylemişti.

Evet, duygularımızdan utanıyoruz. Biraz eğip bükmeden ifadeye hatta teşhire kalktık mı direkt arabesk yaftası yapıştırıyorlar. Agah Hoca katıldığı bir programda “arabesk hayatı güzelleştirmez ama hakikati söyler.” demişti. Arabesk neden bu kadar kötü oluyor, ne zaman bu kadar kötü oldu bilmiyorum. Doğrudur insanlara hangi ifade biçimlerini hangi estetik ölçütleri verirsek onlar da o şekilde duygularını yaşar, ifade eder. Farz edelim toplumdan herhangi biri bu ölçütlerden haberdar olmadı, televizyonda, kahvehanede, gazetede herhangi bir yerde bir şeye rast geldi. Bir siyasetçinin sitemi, futbolcunun bir konuşması, yönetmenin bir röportajı ve hasbelkader duygularını tarife de yetti. Ne yapacağız, bu şekilde söylüyor diye kimsenin onu ayıplamaya hakkı yok. Hiçbir duygu hor görülemez.

Yok anlaşılır yazmışım en azından şimdi ben okuyunca anladım. Bu gecelik bu işi bitirmek için iyi bir sayfa oldu. Saat geç, yarın da mesai var ve ben yorgunum. Galiba yeniden günlük tutmaya başlayacağım. Yazarsam biraz olsun rahatlayabilirim.

Belki bunları da beğenirsin...