Bahar Yerine
Hiçbir estetik kaygı gütmeden, sözlerimi de eğip bükmeden, anlaşılırım ya da anlaşılmam derdini ilk defa hissetmeden yazacağım. İlk defa yazma girişiminde bulunmuyorum ama inşallah bu son olur. Kendimi en son ne zaman adamakıllı ifade edebildiğimi hatırlamıyorum. İfade etmiş gibi olduğum zamanlarda da kimsenin beni sahiden anladığını zannetmiyorum. Geçmiş olsun gibi bir sözü duyduğumda da hiç samimi gelmiyor. Evet, sekiz milyar insanın içinde yalnız kalmayı başarmış, başım sıkıştığında arayabileceğim, hakikaten bana değer vererek dinleyecek kimsem yok. Olmadı. Tüm bunları söylerken çevremdeki üç, beş belki on tane arkadaşıma haksızlık ediyorum ama gerçekten aklımdan geçenler bunlar. Varlığım kimse için para etmedi belki dürüstlüğümün bir kıymeti olur diye umut ediyorum. Yalnızlık, böyle söyleyince çevremdeki insanların beni mahkûm ettiği bir hâl gibi duruyor ama işin aslı öyle değil. Kendimi dile dökmeye çalışırken doğru kelimeyi bulmaya çalışacağım diye geçirdiğim zaman boyunca kimse bana tahammül etmedi. Oysa hata bendeydi, söyleyip geçecektim. Hoş kendimi zihinlere nakşetmeye çalışıyormuşçasına aradığım o sözü de hiçbir zaman bulamadım. Ağzımdan tam çıkacak gibi oluyor, o sırada bir bakıyorum beni dinleyecek kimse kalmamış. Mırıldandıklarımı da rüzgârın kimseye taşımadığını şimdi gayet güzel anlıyorum.
Yaşadığım, şu ana dek biriktirdiğim tüm kırgınlıkları, dargınlıkları keşke tek kalemde kâğıda dökebilsem. Böyle bir meziyetim yok, biliyorum. Ama son defa, son bir çırpınış, benden sonra duyulacak hatta okunacak bu cümleleri çok dikkatli kurmalıyım. Ama hayır. Bu sefer böyle bir şey olmayacak. Aynı hayatım gibi olacak bu yazdıklarım. Sesim kulak tırmalayacak, tenim temas ettiği her tende ürperti uyandıracak. Ruhuma sinmiş bu bir kenara itilmişliği, insanların arasında elden ele dolaşan neşeden hisseme bir parça olsun düşmeyişi, nihayet bu gece sonlandırıyorum. İşimin de maaşımın da Allah bin belasını versin. Hiçbir şey yaşanmaya değer değil, sabahları yataktan çıkmak için hiçbir nedenim yok. İnsanların arasında dolaşıyorum, kimse yaptıklarımı ne görüyor ne de takdir ediyor. Teşekkür adeta bir samimiyetsizlik nişanesi gibi sokaklarda, orada burada yankılanıyor.
Ölmek biraz da işin kolayına kaçmak ama yaşamak öyle mi, o kadar zor o kadar çetrefilli ki! Tatmadığım bir sürü nimet bir sürü lezzet var ama olsun, onlardan da eksik kalayım. Ne olacak dertleri olduğunda koşarak bana anlatmaya gelen insanların biraz olsun iyileşmeye başladıklarında beni hatırlamaya bile değer görmedikleri bir dünyada sözüm ona niye devam edeyim ki. Hatta acıları sayesinde gözümde kıymete binen insanların sonradan acılarının gözlerini kör ettiğini, kimsenin acısına karşı ne bir anlayış ne bir duyarlılık görmediğimde gelen hayal kırıklıklarını kimse görmesin diye buruşturup içime atmaktan inan olsun ki bıktım. Yok artık benden bu kadar. Kaldıramıyorum, baş edemiyorum.
İntihar suç hatta günah, ne yapayım bana başka çıkış yolu kalmadı. İntihara günah sıfatı yükleyecek kadar Allah’a inanıyorum. Aslında dinle, inançla aram hep tansiyonlu oldu. Bazı şeyler var ki, göklere dönüp kızmak istedim. Dinlerin getirmiş olduğu izahların çoğu bu dünyada başımıza gelenlerin tesellilerini diğer tarafa bırakmışlardı. Kabul edemezdim. Ama içimde, en derinlerimde hatta o kadar ki bir türlü gün yüzüne çıkaramayacak kadar derinlerimde bir inanç hep vardı. Kimselerin görmediği hatalar yaptığımda Kader’in bana bakarak gülümsediğini bilmekten ziyade fark ediyordum. Aslında inançtan, inanmaktan anladığım tam da buydu. Bir dert ortağı, yalnızken bana kucak açan, tesellilerin en büyüğüne ve sahicisine sahip olan bir tanrıya inanmak. Böyle bir tanrı hiç de fana olmazdı. Ama çevremdeki insanlarla inanç konusunda da maalesef ortak bir noktada buluşamadım.
Bu başıma gelenler daha doğru bir ifadeyle bir türlü gelmeyenler yüzünden girmiş olduğum bu ruh hâli belki de ölümü gerektirmiyordur. Ama ben güçsüzüm, gücüm bu kadar. Mesela kimi insanlar gribi ayakta hatta hiç ilaç almadan atlatır kimisi ise bir hafta yataktan çıkamaz. İşte bu kimsesizlik bu çaresizlik sonunda beni dört kolluya bindirip toprağın bağrına bırakacak. Sonrası da bilinmezlik, sonrası meçhul, sonrası karanlık, sonrası sahici bir kimsesizlik.
Yukarıda yazdığım satırlar tür olarak intihar mektubu kategorisine giriyor. Bunu bir tek Fatih’e göndereceğim. Fatih iyi çocuktur, asker arkadaşımdır. Çünkü Fatih evlendiğinde düğününe bile gidemedim ama evlendiği sabah beni arayıp vedalaşacak kadar çok seviyor. Asker arkadaşımdı, az mı? Askere gidene kadar sivilde başıma gelen her şeyi dinleyen bir arkadaşımdı. Fatih’i seviyorum, şimdi evli dünyalar tatlısı bir kızı ve her hâlinden belli mutlu bir hayatı var. Hakkıdır. Onun mutluluğunu bırak kıskanmayı onunla iftihar bile edebilirim. Fatih’e defaten anlattığım son bir kez de burada anlatmak istediğim hikâyeyi anlatıp bitireceğim. Bir aşk hikâyesi ama intiharımın aşk yüzünden olduğu lütfen anlaşılmasın. Neyi fark ettiysem ondan sonra oldu. Hem aşk yüzünden olsa ne olacak sanki! Şiirde nasıl geçiyordu? “Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka.” Bu mısradaki aşk ve yaşamı yer değiştirdiğimde gayet makul bir sebebe dönüşüyor aslında. “Aşktan öte özür bulamayınca yaşamaya.”
***
Mevsim kış, evde ablamın yolladığı konserve menemen beni bekliyor. Her zamanki gibi biraz geriden inip markete gittim. Elimde ekmek ve yumurtalar yokuşu tırmanıyorum. Soğuk, nefes kesiyor. Kolumu omzuma doğru çekip dışarıda bıraktığım işaret parmağıma takılı poşetteki yumurtaları kırmadan yürümeye çalışıyorum. Tek derdim bu. Önümde bir kadın yürüyor, çıkardığı seslerden bir şeylere canının sıkıldığı belli. Aniden arkasını dönüp “pardon” diyor. Olduğum yerde kalıyorum, heyecan değil. Yaptığım her şeye ara veriyorum: yokuş çıkmaya, nefes almaya, üşümemeye, yumurta taşımaya, ay sonunu getirmeye…
Yüzünde mahcup bir ifadeyle birlikte elinde kullanılmaktan canı çıkmış bir peçete vardı. Burnunu çekerek telefonumu kullanmak için izin istedi. Teyzesinin bu muhite yeni taşındığını, şarjının bittiğini ve bir tek annesinin telefon numarasını ezbere bildiğini söyleyerek sözünü bitirdi. Telefonu naçar uzattım, soğuktan üşümüş ve bir yönüyle gideceği yeri bilmeyen bir kadına yardım etmekten başka bir şansım yoktu. Sesini duyduğum için olacak ki annesine kızmadan durumunu anlattı. Konuşması bittikten sonra gittiğim yöne doğru yürümeyi teklif edip annesinden gelecek telefonu bu sürede bekleyeceğini söyledi.
Üstünde dizlerinin altına kadar inen gri kaşe vardı. Cebimde tedbir olsun diye taşıdığım peçetelerden tam çıkarıp verecekken elindeki telefonu bana uzatıp, bende durmasının daha iyi olacağını söyleyip teşekkür etti. Kim olsa aynısını yaparlar, herkesin başına gelebilecek şeyler, insanlık halleri gibi uzayıp giden teşekkür ve ricalarla durağa kadar geldik. Tam evimi gösterip burada bekleyelim diyecektim ki telefon çaldı. Teyzesi evde yokmuş, işi de hemen bitmeyecekmiş, kusura bakmamalıymış. Kış günü geldiğine pişman, şarjının bittiğine başka pişman, bana olan mahcupluğu ise cabası. Başka bir şey demeden ben de başka bir şey beklemeden yanından ayrıldım. Yalnızlığın mabedi hâline gelen evime doğru arkama bakmadan yürüdüm.
Kimse kendi hikâyesinin nasıl başladığını çoğunlukla bilmez hatta bir hikâyesi olup olmadığının da çoğu kez farkında değildir. Ben de herkes gibi gaflete boğulmuş tekdüze bir yaşamın dalgaları arasında kendimce yaşadığımı zannediyordum. Geceyi atlatıp sabah işe gitmek için beklerken telefonuma kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj geldi. “Ben Gülfem, akşamüzeri telefonunuzu kullanmıştım. Tekrar teşekkür etmek istedim.” Gerçekten dinlenmişim, uykumu yeterince almışım da artık bedenimin beni uyandırdığı uykudan uyanmışım gibi bir dinçlik hissettim. Gülfem. Ancak Tanzimat romanlarında rastlayabileceğim bu isim beni hayatımda neredeyse hiç tatmadığım bir duyguya doğru sürüklemeye başladığını o zaman fark edememiştim. Gülfem. Çok kıdemli bir Osmanlı paşasının Adalardaki konağında gözünden sakınarak, yabancı mürebbiyelerin gözetiminde büyüttüğü, sabahları Fransızca dersleri, öğleden sonra piyano dersi alan bir paşa torunun adı olabilirdi. Hem paşa dedem ne der ki, münasip olur mu, konu komşu görmesin sonra, olmaz dadıma muhakkak haber vermeliyim gibi sözleri söyleyecek bu isim bana mesaj atmıştı. Gülfem. Babasının Cuma selamlığında padişahlara yarenlik ettiği, konağın bahçesinde düzenlenen eğlencelere içeriden perdesi çekilmiş pencereler arkasından bakmakla yetinen, genç zabitlerin kurlarına hiçbir şekilde karşılık vermeyecek bir insana yakışacak bir isimdi. Gülfem. Yanında hizmetkârı ile kuyumcuya ve mefruşatçıya giderken peçesi yüzünü kapatmış, mendilini düşürerek benimle iletişim kuracak bu isim bana gecenin bir vakti mesaj atmıştı. Gülfem, olsa olsa yeryüzüne yanlışlıkla inen bir melek ya da ne bileyim cennetten kovulmuş başka bir Havva olabilirdi. Özetle Gülfem’i bu dünyadan bir şeye benzeterek tanımlayamazdım hele ki bu çağdan bir şeye benzetmek aklımdan bile geçmezdi.
Yeterince teşekkür ettiğini, bu teşekkürün karşısında benim borçlandığımı söyleyerek bir kahve içme teklifinde bulundum. Hafta sonu olursa kabul edebileceğini söyledi.
Aşkı yaşamayanlar elbette onu acıdan ibaret zannederler. Ben de maalesef aşkı daha çok acı tarafından tatmış, tanımış olanlardandım. Zihnimi allak bullak eden, bana çağlar ötesinden seslenmişçesine bir his yaratan bu kadınla birlikte beni neyin beklediğini ben de çok merak ediyordum. Artık iyi şeyler o kadar nadir başıma geliyordu ki neredeyse mucizeyle eşleşmişti. Her şey de olabilirdi hiçbir şey de. Zamanın yatağında ufalanmaya yine razı olmak zorundaydım. Hafta sonu bu sefer bakalım nasıl bir hikâyenin başlangıcı olacaktı.
Kendisini almamı söylediysem de kafede beklememi ve bir beklenti içine girmememi söyledi. Hatta dostane bir tembihti de denebilir. Kafede Gülfem’i bekliyorum, muhallebicide değil. Etrafıma bakınıyorum ama hiçbir detayın önemi yok. Ne masalar ne müzik ne çiftler. Yanıma gelen garsondan su isteyebiliyorum sadece. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Gülfem içeri girer girmez tanıyorum onu ama geçen gün akşamüzeri telefonumu kullanmak için ricada bulunan kadın olmadığına yemin edebilirim. Üzerinde yine gri kaşesi var, başında yana doğru yatmış bolca bir bere var, atkısı da beresiyle uyumlu. Etrafa biraz bakındıktan sonra beni fark edebiliyor. Yalana ne hacet, belki bir şey çıkar diye cevap verdiğim mesaj şu kısa ömrümde yaptığım en doğru iş diye kendimi kimselere duyurmadan takdir ediyorum. Masaya doğru gelirken ayağa kalkıyorum, elini uzatırken sadece ağzıyla gülüyor. Vücut dili kitaplarından biliyorum içten değil ama tüm o bildiklerimi unutmaya hazırım. Elinin sadece parmak uçlarını tutabiliyorum, biraz dizlerini kırarak “merhaba” diyor.
– Bu sene havalar sizce de çok soğuk değil mi, diyor çantasını sandalyeye asarken.
Atkısını çıkarırken benden cevap bekliyor. Bakmakla yetiniyorum, bereyi de çıkarıp çantasına koyuyor. Bileğinden çıkardığı tokayla saçlarını toplarken duyup duymadığından hiçbir zaman emin olamadığım bir sesle “Olsun.” diyebiliyorum. Hava soğuk olsun, TL değer kaybetsin, enflasyon Kaf dağına kadar çıksın, eğitim sistemi her günü değişsin, ne çıkar. İçimde her şeyi kabul edebilecek, göğüsleyebilecek bir güç filizleniyor.
– Yani anlamıyorum, bir tek bana mı soğuk geliyor. Siz bir şey sipariş ettiniz mi? Aslında içerisi sıcak, buzlarım biraz çözülsün montumu öyle çıkarayım.
– Geleli çok olmadı zaten, su içiyorum ben.
Saçlarını toplamasıyla yüzü ortaya çıkıyor. Yuvarlak bir yüz, müşfik gözler, nereden bakarsan bak sevilesi bir çehresi var ya da sevmek zorunda hissedeceğim.
– Umarım nane limon yapıyorlardır, üzerimde sabahtan beri bir kırgınlık var.
– Öyle mi, geçmiş olsun. Dikkatli olmak lazım, kış böyle giderse grip her eve illaki misafir…
– Öyle, zaten dışarı çıkamıyorum, grip olmayı da hiç sevmem.
Garsonla göz göze geliyorum. Masaya geliyor, menülere bakmadan sipariş veriyoruz. Gülfem nane-limon istiyor ben salep. Grip olmayı sevmediğine kafam takılıyor. Kim grip olmayı sever ki ya da insanların sevdiği bir hastalık var mıdır ki diye düşünüyorum. Hastalık böyle bir şey mi, hastalık bu insanın başına geldi miydi zoraki katlandığı bir süreçten başka nedir ki. Gülfem niye böyle bir söz etti? Hem bana da hiçbir şey sormadı ne konuşacağız ki, neden böyle bir şey söyledi diye de soramam. Her zaman ki gibi gereksiz detaylar beni bağlamdan koparıyor.
– Hafta sonu ama umarım çok meşgul etmemişimdir. Umarım işinizden alıkoymamışımdır.
– Doğru hafta sonu ama benim işim yok, sınava hazırlanıyorum. Aslına bakarsanız biraz da iyi oldu. Geçen de teyzemlere kafam biraz dağılsın diye gidiyordum. Kafam dağılacağı yerde iyice bozuldu. Bütün gün ders çalışmaya çalışıyorum. Öğretmenim ben, daha atanamadım. Siz ne iş yapıyorsunuz.
– Bir dernekte çalışıyorum. Muhasebe müdürüyüm. Branşınız?
– Edebiyat.
– A ne güzel!
– Yok, aslında edebiyat bu dünyadaki belki de en güzel uğraştır ama öğretmenliği için aynı şeyi söyleyemem. Okuması bir dert atanması başka, insan en sevdiğini hayatının merkezine koymaya çalışırken nefret de edebiliyor.
– Neden? Siparişlerimiz geliyor, Gülfem nane-limonu burnuna götürüp hasret giderircesine kokusunu içine çekiyor. Salep de fena kokmuyor, tarçın iyice çöktüğünde içeceğim.
– Öyle işte, ne bileyim eskiden severdim. Ben istediğim için severdim. Oysa kaç yıl oldu okulun istediği, şartların istediği şekilde bir ilişki kurunca sevemedim. Sizin işle aranız nasıl, seviyor musunuz?
– Bizim iş daha çok rakamlarla, sevmek veya nefret etmek gibi seçeneklerimiz pek yok. Alttaki birimler, gelir gider kayıtlarını düzenli tuttu mu pek zorlanmıyorum. Atama durumları nasıl, umut var mı?
– Maalesef var, hep var. Bakalım. Dört yıl oldu her sene başı ders çalışmaya başlıyorum. O da rutine bindi.
***
Gülfem’le o buluşmadan bir hafta sonra aynı gün aynı mekânda bir kez daha buluştuk. O yanlışlıkla mesaj atacak cesareti gösterince ben de bir kez daha davet edecek cüreti kendimde buldum. Sonra buluşma saatleri biraz erkene alındı, içilecek çayların öncesine yemekler eklendi. O bana işin nasıl gittiğini sordu, ben ona hangi dersi çalıştığını. Sonra yeni çıkan filmleri takip etmeye başladık. Alışveriş merkezinde dolaşırken parfümlerimizin azaldığını fark ettik. Bir iki tane tişörte ihtiyaç duymalar, gözüme çarpan bir mont vardı deneyeyim internetten sipariş ederimler, bunu dene sana yakışacağından eminimler, havaların ısınmasıyla bunaldım biraz yürüsek mi teklifleri birbiri ardına dizildi. Gülfem’le iyice birbirimizin hayatına renk katmaya, şekil vermeye başladık. Sonra da bir ara beni teyzesiyle ayaküstü tanıştırdı.
Yalanların rengi olur mu bilmem ama zaten aynı muhitte oturduğum teyzesinin evine gideceği yalanını annesine söyleyecek cesareti gösterdi. Benim için. Eve ilk geldiği günden beri evde bir şeyleri düzeltti. Battaniyenin kanepenin üzerinde ne işi varlar, sandalyeler balkona, yıkadıysan katlayıp dolaba kaldırlar, evi hiç havalandırmıyorsunlar, memnumdum. Ama dediklerini ve yaptıklarını hiçbir zaman yapmadım. Eve her geldiğinde battaniyeme, sandalyeme dokunsun istiyordum ve o da hâliyle pes etmiyordu. Yemekler bolca yapılıyordu, çok yapalım sonra yersin. Bırak hayatımı bağırsaklarım bile artık düzenli çalışıyordu.
Gülfem yine misafirim olduğu bir akşam yemekten sonra çay içerken uykusunun geldiğini söyleyerek uyumak istedi. Sonradan teyzesinin ilişkimizin tüm detaylarına hâkim olduğunu anlattı. O gecenin sabahında beraber kahvaltı yaparken bir gece daha bende kalacağını söyledi. Gülfem’i işte unutmamak üzere o gece tanımaya başladım. İlkin ellerini tanıdım, meğer bu hayatta insanın eli ancak başka bir insanın elini tutabildiği ölçüde işe yarıyormuş. Sonra tenini, sonra saçlarını… Hepsine ayrı ayrı hitap etmek gerekiyordu, sanki her birinin ayrı ayrı şahsiyetleri vardı hatta kimlikleri ya da hep ait olmak istediğim zamanın tabiriyle hüviyetleri. Bir süre sonra evin yedek anahtarını aldı, ben eve gelmeden gelmeye başladı. Geldiğimde ev süpürülmüş, temizlenmişti. Neredeyse kendi evimde yabancı gibi hissedecektim. Neyse ki kapının arkasında asılı olan eşofmanlar imdadıma yetişiyordu da yabancılığım kısa sürüyordu. Gülfem’in eve geldiği günler mesai bitmek bilmiyordu. Tüm gün kös kös oturmuş olmak, çayı kahveyi soğutmuş olmak, sizin tutacağınız kaydın ben ta diye başlayan küfürlerin istemsiz kullanıldığı sıkıcı, boğucu günler bile anlatılmaya değer olduğu yetmezmiş gibi haberci telaşı yaratıyordu.
***
Evet, sevgili Fatih! Benim anlatacaklarım bu kadar ya da ben bu kadarını becerebiliyorum. Yoksa zaten sen devamını biliyorsun. Gülfem o sene de atanamadı, sonraki sene kolejde işe başladı. Olanlarda ondan sonra oldu; yok müdür yardımcısı, yok aynı meslekten olduğu için anlaşması daha kolay gibisinden gerekçeler. Seninle daha önce konuştuğumuzda elbette Gülfem’den bahsetmiştim. “Ona o kadar alıştım ki o beni yok sayarsa bir daha var olamayacağımdan korkuyorum.” gibi bir şey söylemiştim. Gerçi korktuğum da başıma geldi. Sen, böyle güzel böyle derin duygulara sahip olmamın iyi olduğunu, seninle paylaşmamda mahsuru olmadığını fakat kesinlikle karşı tarafa söylemem gerektiğini telkin etmiştin. Keşke dediğini yapsaydım.
Gülfem’den sonra kaldırım kenarına itilmiş bir karganın cesedinden farkım kalmadı. Simsiyah ve boylu boyunca! İnsanın gerçekten muhatabı hayat olunca ya bir şey bilmediğini fark ediyor ya da bildiklerinin bir işe yaramadığını. Hâl böyle olunca soluk almak kıymetsizleşiyor. Bu sırada şehre hâkim olan korna sesleri hiç de can sıkıcı olmuyor. Kime ne sanki! Gülfem’den kalan hatıralar bu sene de Gülfem’in yerine baharı yollayacaklar. Anlamsız ve çirkin bir yeşillik olarak. Olmadı, yapamadım. Mutlu ederek anne kılmaya çalıştığım bir kadından sonra yaşamayı kendime yakıştıramadım.
Şimdi çekmede çeşitli kimyasallarla yeşil rengini giyinmiş buğday tanelerinin olduğu üstünde fare zehri yazan bir kap duruyor. Benim buralardan gidiş biletim olacak. Çorba kâsesinde kaşıklayacağım. Ölmekten korkmuyorum ama böyle bu hâldeyken, yalnızken ölmek de istemiyorum. Benim için işine gücüne ara veren, üzülen olursa şayet ağlayan, hayatlarında benden sonra boşluk oluşan, ne bileyim işte varlığımla yaratamadığım etkiyi bir şekilde yokluğumla yaratmak istiyorum. Ölmekle yalnız ölmek çok başka şeyler. Ama biliyorum, ölürken dile dökemesem bile içimden “Ölerek sizleri üzeceğim için üzgünüm.” cümlesi sese dönüşmeden dudaklarımdan dökülecek.
