Türkçesizliğimiz

Klasik metinlerimizin okuyanı kendisine râm eden esrarlı tarafları vardır. “Klasik metinler” tabirinden muradımızın, çocuklarımıza Türk klasikleri olarak sunulan ve hâlihazırda kötü sadeleştirilmiş baskılarının tezgâhlarda mebzul miktarda dolaştığını gördüğümüz Şair Evlenmesi, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, İntibâh gibi ilk tecrübeler olmadığını izaha gerek var mı? Bizim, klasik tabirinden anladığımız şey milletimize zevk, istikamet ve üslup kazandıran, onu şekillendiren; yüzyıllardır yaşayan, Türkçe var olduğu müddetçe de yaşayacak muhalled eserlerdir. Bu eserleri tanıyıp mütalaa etmenin Türk münevveri olmanın lâzım-ı gayr-i müfârık şartlarından olduğu açıktır. Hatta bu eserleri tanımak yetmez onları hak etmek de gerekir.
Hakiki münevver, kıblesini milletinin kıblesiyle tevhit edebilen insandır. Ama maalesef ülkemizde bu kıbleden ne kadar saparsanız o kadar münevver addedilirsiniz. Bu durum, dil ve edebiyat sahasında da böyledir. Vesîle-i nimet ve sebeb-i şöhretleri olan Türkçenin tarihî macerasından bihaber, Türkçesiz usta yazarların(!) isimlerini zaman silgisi defter-i divandan er ya da geç silecektir elbette. Hep böyle olmuştur.
Günümüzde bırakın dili ağır diye tenkit edilen divan şairlerini, hayatları boyunca Yunus Divanı’nı atlayarak dahi okumadan, Vesîletü’n-Necât’a kâmilen nazar etmeden; Ahmediyye, Muhammediyye, Envârü’l-Âşıkîn, Müzekki’n-Nüfûs, Mızraklı İlmihâl ne der, nasıl der diye meraklanmadan, Tazarru’-nâme’nin aşk varaklarını çevirmeden; Karacaoğlan’ın, Pîr Sultan’ın, Erzurumlu Emrah’ın, Âşık Ömer’in vs. tadına varmadan Türkçe vadisinde kalem oynatan “acar” yazar ve şairlerden geçilmiyor “piyasa”.
Kurumlarımızın, hasseten belediyelerimizin Türkçeye kayıtsızlığını konuşmak bile yersiz. Bilmem kaç yüz bin kişilik şehir belediyeleri her katta bir iki kişinin çalıştığı çay ocakları kurarlar da yazılarını, ilanlarını gözden geçirecek bir Türkçe uzmanı istihdam etmeyi akıllarına getirmezler.
Hata eğitimciler olarak elbette ve daima bizdedir. Gençlerimize kitap okuma alışkanlığı kazandırmak kadar, doğru metinleri seçmeyi de öğretmeliyiz. Metin seçerken en sağlam ölçünün Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak olduğunu, diğer hususların ancak ondan sonra gelebileceğini her fırsatta tekrarlamalıyız. Türkçenin milletimizin harîm-i ismeti, iffeti olduğunu bıkmadan, usanmadan anlatmalıyız. Onları sanatın bütün şubelerinde gelenekle mümkün olduğunca fazla buluşturmanın yollarını aramalıyız. Aksi hâlde son model inşaat teknolojileriyle Süleymaniye Camii’ni geçemez, dokunmatik klavye ve emojilerle “Huzur”u tekrar edemeyiz. Unutmayalım ki büyük metinler, büyük sanat eserleri dehanın zamanı eğiren, ona şekil veren parmakları gibidir. Zamana dil ile ses ile, hasılı sanatın ve ilmin her şubesiyle tasarruf edebiliyor, kendi nakşınızı işleyebiliyorsanız medeniyet kurabilirsiniz ancak.
İşimiz gücümüz “çok” ile “fazla” ile… Her sene basılan kitap sayısını ülkenin entelektüel seviyesinin tezahürlerinden kabul eden tuhaf bir anlayışımız da var. Hâlbuki bu kuru kalabalık, kâğıt israfını arttırmanın dışında olsa olsa insanımızın doğru metinlere ulaşmasını zorlaştırır, başka bir işe de yaramaz. Sayılara prestij etmek; hayır şer, helal haram demeden onları hayatın her planında çoğaltmak bir modernite tuzağıdır. Medeniyetimizde ise aslolan vahdettir, berekettir, ihlastır.
Keşke yazarlarımız on kitap yazacaklarına aynı kitabı on kere yazsalar; şairlerimiz on şiir söyleyeceklerine aynı şiiri on kere söyleseler. Türkçenin ifade imkânlarını arasalar, bulsalar, eserlerini ondan sonra okuyucularıyla paylaşsalar. Kim bilir belki o zaman içinde bulunduğumuz dil ve zevk inkırazından kurtulabiliriz.
