Hatt-ı Kuran’ın Muhafazası

Takrir-i Sükun kanunu ve İstiklal mahkemelerinin ses soluk kesen sert rüzgarlar estirdiği, İslamî bir gayretle çıkan muhalif seslerin idam sehpalarında sallandığı Türk vatanında uygulanan harf inkılabını Atatürk ansiklopedisi şöyle izah ediyor:

“1928 yılında Türkiye’de harf devrimi yapıldı. Yaklaşık bin yıldan beri kullanılmakta olan Arap harfleri bırakıldı. Yerine Lâtin harfleri alındı. Daha doğrusu, Latin alfabesine dayanan Türk(!) harfleri.”

Türkçe konuşan, Allah için gaza eden Türkler, Anadolu’yu İslamlaştırıp vatan kıldıktan sonra bu topraklarda alimler, sufiler, şairler diliyle Türk dilini de geliştirdiler. Türkler, Ertuğrul ve benzeri dizileri çekenlerin zannettiği gibi homurdanarak konuşan, yerli yersiz bağıran naralar atan kaba saba adamlar değildi. Kafire karşı şedid, müminlere karşı merhametli olan bu insanlar Ahmed Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi, Mevlana’yı okuyor, şiirlerini ezberliyor, kulaktan kulağa yüksek bir manevi zevk taşıyorlardı (bu şiir okuma, dinleme, söyleme kültürü hâlâ kaybolmuş değildir. Anadolu’da köy odalarında okunan Muhammediyyeleri, cenkleri, aşıkların nasıl köy köy gezip şiirlerini türkülerini insanlarla paylaştıklarını köyün yaşlılarına sorup öğrenebilirsiniz). Bu insanlar neyin ne olduğunu, duyguların nasıl dile getirileceğini, kelimelerin hangi anlamlara geldiğini bilirlerdi. Niye günümüzde “kelimeler bazı anlamlara gelmiyor” dersiniz?

Bir millet dinini kemale erdirdikten sonra Kuran harflerini benimseyip, bu harflerle okuyup yazıp, şiirler türküler söyleyerek, mevlidler, gazeller, divanlar yazarak, dilini de kemale erdiriyordu, bu normaldi. Peki bu millet İstiklal Harbi ile kendini yok etmek isteyen orduları defettikten ve ikinci kez Anadolu’yu vatanlaştırdıktan sonra niçin onların dilinin (dininin?) rengine boyanmayı kabul ediyordu? Din değiştirmemişlerdi, düşmanlarına mağlup da olmamışlardı. Neden harf inkılabı ve neden Latin (düşmanların) harfleri?

Bize ilkokulda, ortaokulda, lisede hatta üniversitede hocalarımız bu değişimi basit bir olay olarak izah ettiler hep. Yani o zamanki aklımızla bakınca; Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, yeni Türk devleti kuruldu, burada bazı inkılapların, devrimlerin, değişimlerin yaşanması normaldi. İnkılap tarihçilerimize bakacak olursak bu değişim normal, hatta gerekliydi, çünkü Arap harfleri ile okuma yazma zor, Avrupa ülkeleri ile iletişim kurma güçlüğü oluşturuyordu. Latin harflerine geçiş bu zorluğu ortadan kaldırıyordu. Kuran okumayı bilen bir kimsenin Kuran harfleri ile Türkçe okuması nasıl zor olabilir, asıl bunu anlamak çok zor ya, neyse…

Bir milletin, üç kıtada ayak izi olan bir milletin, dünya tarihinin en büyük, en parlak devletini kuran bir milletin, Müslümanlıkla kendini tanımlayan, tamamlayan, İslam’ın yeryüzündeki kılıcı ve ordusu olarak tarihi rolünü izah eden bir milletin, Kuran ve hadisler ile kurduğu, yükselttiği, bin yıldır kullandığı, sayesinde toplumun damarlarına İslam’ın hakikatlerini sızdırdığı bir İslam dili olan Türkçeyi konuşan bir milletin, dilinin anahtarı olan harflerini değiştirmek, üstelik bunu “Çünkü Arap harfleri zordu.” diye basitçe açıklamakla nereye kadar devam edebiliriz? İsmet İnönü’ye sorsak, “Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeptir. Ama, harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk.” diyor. “Arap kültürü!” Bu nedir ki? Biz Resul-i Ekrem Muhammed-i Arabî (asm)’ın sözleri ve davranışlarından başka Araplardan hangi kültürü almışız? Namaz? Oruç? Selam? Tesettür? Sakal? Sarık? Bunlar mı Arap kültürü? Yani İsmet İnönü’nün Arap kültürü dediği şey İslam’dan başka bir şey değil. Biz harf inkılabı ile İslam’dan koptuk diyor. En azından “Zordu, değiştik.” kolaycılığına kaçmıyor. Anlaşılıyor ki harp meydanında kan akıtanların hayalini kurdukları Türkiye ile idareyi ellerine alanların hayallerini süsleyen Türkiye aynı değilmiş.

Harf inkılabından sonra yayın hayatından Kuran harfleri çıkartıldı, gazete, dergiler, kitaplar denetime tâbi olarak Latin harfleri ile basılabildi. Dünya çapında dehşetli bir olay,mbaskılar yüzünden milletin bağrında sessiz bir çığlık olarak kaldı. Seyyid Taha Efendi gibi kahrından ölenler de oldu, kıyameti bekleyenler de.. Bazıları ise himmetlerini gayretlerini artırarak hatt-ı Kuran’ı muhafazayı gaye edindiler.

Bediüzzaman Said Nursi eserleriyle iman hakikatlerinin müminlerin kalplerinde inkişaf etmesini, sünnet-i seniyyenin tüm toplumda ihyasını amaçlarken, bir yandan inkılaplara bilhassa harf inkılabına karşı talebelerini bilinçlendiriyor, onları kalemle Kuran harflerinin muhafazasına teşvik ediyor, bu manevi cihadı Nur talebesi olmanın en ehemmiyetli vazifelerinden biri olarak gösteriyordu:

“Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-u Arabiyeyi muhâfaza etmektir” (Emirdağ Lahikası)

Peki bunun sebebi neydi? Yani inkılaplar ile değişen tek şey harfler değildi. Neden Bediüzzaman Kuran harfleri ile yazı yazmanın ehemmiyetine dair mektuplar ve yazılar kaleme alıyordu? Çünkü neyi kaybettiğini biliyor olmak onu tamamen kaybettiğin anlamına gelmez. O hemen elinin altındadır, hemen ulaşılabilir durumdadır. Bediüzzaman ve Nur talebeleri bu şuurla notlarını Kuran harfleri ile alıyor, Risale-i Nur eserlerini evlerinde kendi divit ve mürekkepleri ile çoğaltıp iman hakikatlerine hizmet edip harf inkılabına muhalefet ediyor, aynı zamanda bu harflerle okuma yazmanın hiç de zor olmadığını tüm Müslümanlara tek tek gösterip anlatıyorlardı.

Risale-i Nur’da İmam-ı Ali’nin iki kasidesinden bahsediliyor: Celcelutiye ve Ercüze. Orjinal metni Mecmuat’ül Ahzap’ta 582-597. sayfalar arasında yer alan Hz. Ali’nin Ercüze isimli kasidesinde ilmin kapısı olan Hz. Ali kendinden sonra olacak iki büyük hadiseyi haber veriyor. Bu olayların ilki Hülagu’nun Bağdat’ı yok edip insanları katletmesi, diğeri de harf inkılabıdır.

Ey bana soru soran, bana ne sorarsan sor
Benim ilmim mirastır ve ledünnidir

İstersen geçmiş zamanlardan sor
İstersen gelecek zamanlardan sor

Onların bütün haberleri (bilgileri) benim yanımda açıktır
Fakat bazı zaman onların sırları ifşâ olabilir

İşte sana açık bir delili olan bir söz
Sana tafsilatlı olarak gelecekten haber veriyor

Dokuz ilmi, Farslıların hesabına göre
İsyanların olduğu dokuz karn dan sonra

Farslar Araplara galip gelecek
Onları köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürecekler (115-120.beyitler)

Fürs yani doğudan gelecek bir kavmin yani Moğolların kendi zamanından dokuz karın sonra yani 9×60=540 yıl sonra Arapları hayvan gibi keseceklerini söylüyor. Gerçekten de 1258’de Hülagu Bağdat’ı ele geçirip Abbasi halifesi ile birlikte 800 bin-2,3 milyon Müslüman’ı kılıçtan geçirdiğini, kütüphanelerini harap edip kitaplarını Dicle nehrine attırdığını, nehrin günlerce kan ve mürekkep akıttığını kaynaklar söylüyor. Şehrin yani toplumun hafızası olan ulema ile birlikte o zamana kadarki bütün ilmi birikimin yok edildiği düşünülürse Hz. Ali’nin bu konuya neden dikkat kesildiği anlaşılabilir.

Benzer şekilde kendinden 1300 yıl sonra olacak harf inkılabı hadisesini de şiirinde şöyle konu ediyor İmam:

Bir takım Acem harfleri ki satır satır yazdırılmıştır
Zengin fakir onunla gecelettirilmiştir (221.beyit)

“Yani, “On dördüncü asr-ı Muhammedîde 1349 (miladi 1930) ve Rûmîce 1347 (m. 1930) Arabî hurûfunu terk edip ecnebî ve acemî hurûfuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum fakir zengin, emîr ve işçi, çoluk-çocuk gece dersleriyle o hurûfu cebren öğrenecekler.” (18. Lema)

“Bir alem-i manada Hz.İmam-ı Ali’nin ilminden sordum; “Ahrufü ucmin süttirat testira” demişsin, muradın nedir? Dedi: ”ucmin” yani hecevari, terkipsiz ve vakıflarda olduğu gibi rakamvari şekilsiz harflerdir ki, latini hurufudur, ladini zamanında tammum eder(yaygınlaşır). (28. Lema )

Bir toplumun hafızasının yok edilmesi iki farklı şekilde olabilir. Ya o toplumun fertlerini tamamen öldürür, ellerindeki tüm tarihi vesikaları, kayıtları tarihten silersiniz. Ya da onları bir gecede bilgisizliğe mahkûm eder, ellerindeki vesikaları okunmaz hâle getirir, cahilleri de âlim konumuna getirip yanlışı zihinlerine kazırsınız. Bu yüzden Bediüzzaman, Ledün ilmine sahip İmam-ı Ali’nin şiirinde dünya savaşlarını vs. değil de sadece bu iki olaydan haber vermesinin, ufka bakan birinin iki büyük dağı görmesi gibi olduğunu, İslam kahramanı Hz. Ali’nin ileride Müslümanların başına gelecek iki büyük felaketin haberini verdiğini söylüyor.

“800 sene ve 1300 sene mesafede veraset-i nübüvvet makamında alem-i İslam’ın istikbali nokta-i nazarında külli bir nazara o uzun mesafede görünen hadisatın elbette çok ehemmiyeti olacak ve dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki, o uzun mesafede ve o külli nazarda alem-i İslam’ın menfaati nokta-i nazarında uzaktan görünsün. Ve ona dikkat edilsin. Ve vücuda gelmeden önce ondan haber verilsin.” (18. Lema)

Harf inkılabı ile belki kütüphaneler harap edilmedi, kitaplar nehre atılmadı ama okunmaz ve anlaşılmaz bir hâle geldi. Üniversite mezunu bir kimse Mehmet Akif’in safahatından hiçbir şey anlamıyorsa bu harf inkılabı marifetiyledir. Harf inkılabı ile olan diğer bir şey de cahillerin bir gecede âlim pozisyonu almasıdır. Latin harfleri ile okuma yazma öğrenen, İmam-ı Ali’nin batınlarını haramla dolduran kötü âlimler dediği birtakım insanlar en mühim pozisyonlara kondular.

Hatt-ı Kuran ile okur yazar olmamız, kültürel bir olay değildir, tamamen itikadi bir meseledir. Hadiste, “Fesad-ı Ümmet zamanında sünnet-i seniyeye temessük edip yapışmak yüz şehit sevabını kazandırabilir.”, “Ulema-i hakikatin sarf ettikleri mürekkep şehitlerin kanıyla muvazene edilir, o kıymettedir.” buyruluyor. Bizi bu ahir zaman fitnelerinden, dehşetinden kurtaracak bir şey varsa o da şehit sevabıdır. Yani mesele dedelerimizin mezar taşını okumak meselesi de değildir, şehit dedelerimize layık olma meselesidir. Elimizden alınan ama kaybetmediğimiz her şeyi, yazımızı elimize aldığımızda geri almış olacağız inşallah, duamız budur.

Belki bunları da beğenirsin...