İSMAİL KARA HOCA İLE İKİ GÜN

İsmail Kara Hoca’yı dergilerdeki yazılarıyla ve kitaplarıyla uzaktan tanıyorduk. Ruhen ve zihnen yakındık lakin birebir görüşme ve müzakere etme bahtiyarlığına erişememiştik. 25 Ekim 2015 tarihinde bir vesile ile Erzurum’a gelmiş, Mehmet Emin Öz ağabeyin ricası ile Tebrizkapı Çarşısı’nda 20-25 kişilik bir mecliste bir araya gelmiştik. Hoca’ya soracaklarımız, ondan alacak tavsiyelere ihtiyacımız vardı. O gün sohbetin biraz gerisinde kalmış, söze çok dahil olamamıştık. Hem sorularımız sorulmamış hem de kısa süren bu sohbet meclisinin tadı damağımızda kalmıştı. Aradan biraz zaman geçince 2016 yılında tam net hatırlayamadığım bir tarihte İsmail Kara Hoca’yı Ali Utku Hocamızın tavassutu ile Erzurum’a davet etmiştik. Hoca biraz gecikmeli cevap vermiş, seve seve geleceğini beyan etmiş ancak mail sistemimizdeki sorundan kaynaklı cevabı biz fark edememiştik. Neredeyse bir sene sonra farkına vardığımız maile davet teklifinin halen geçerli olduğunu da belirten bir özür maili gönderdik. Sağ olsun Hoca bizi kırmadı. 2017 Aralık ayı içerisinde bir gün belirledik. Tam biletleri alacaktık ki Hoca acil bir işinin olduğunu beyan ederek ileri bir tarih belirlememizi rica etti. Birkaç yazışma sonunda 11-12 Ocak 2018 tarihine karar verdik. 11 Ocak Perşembe sabah gelecek, akşam dernekte gençlerle bir sohbet programı olacak, Cuma günü de Ali Utku Hoca Felsefe Kulübünde bir konuşma ayarlayacaktı. Ancak tarih itibariyle üniversitenin tatile girmiş olması ikinci programın iptal olmasına sebep oldu.

Erzurum’un son günlerde sisli olması yüzünden uzun süreli rötarlar oluyor, bazı uçaklar Elâzığ, Erzincan ya da Trabzon havaalanlarına iniyor yahut uçuş iptal ediliyordu. O günlerde benim aklım hep İsmail Hoca’nın uçuşundaydı. Yine sis olur uçuşu iptal edilirse yahut uçağı başka bir havaalanına inerse Hoca’ya epey zahmet vermiş olacaktık. Şükür tam da Çarşamba günü sis kesildi. Uçuşlar normale bindi. Bu endişem de giderilmiş oldu. Ancak bir diğer endişem de Hoca’nın cep telefonu kullanmamasının aksi bir durumda iletişimde sorun ortaya çıkarıp çıkarmamasıydı. Bu endişe biraz da bizim cep telefonu kullanımını hayatın merkezine yerleştirmemizle de alakalıydı. Hoca’nın hiç de böyle bir endişesi yoktu. Ancak yine de sonradan öğreniyoruz ki Hoca çok acil durumlarda kullanmak üzere kapalı olması şartıyla seyahatlerde yanına iptidai bir cep telefonu alıyormuş.

Neyse ki hiçbir sorun olmadan Hoca Erzurum’a geldi. Perşembe günü sabah Ali Utku Hoca’yla beraber İsmail Kara Hoca’yı havalimanından aldık. Ali Utku Hoca’yla zaten tanışıyorlar. Arabada biz de tanıştık. Hoca’yı konaklayacağı üniversite misafirhanesine yerleştirdik. Hoca, dinlenme ihtiyacının olmadığını söyleyince beraber çıktık. Bu yıl İstanbul’a henüz ayak basılacak kadar kar yağmadığı için yılın ilk karını görmek Hoca’ya burada nasip oldu. Biz yeni nesil bu gibi durumlarda hayatın zorlaştığını düşünerek hayıflanırken, Hoca gibi kadim terbiyeyi almış kişiler bunu rahmet olarak görüp sevinirler. Hoca da her adımda kar yağışını “ne kadar güzel, ne muazzam” diyerek hayret makamında seyrediyordu. Hoca’yla beyaz giysisini giymiş Erzurum’u daha da yüksekten seyretmek için Palandöken dağının eteklerine çıktık. Kayak tesislerinin bu kadar şehrin içinde denecek kadar yakınında olması Hoca’yı şaşırttı. Daha sonra şehri iyi gören bir yerde çay içmeye karar verdik. Artık İsmail Hoca’yla asıl sohbete başlayacaktık. Ali Utku Hoca’nın da bizimle beraber olması sohbetin verimli olmasını sağladı. Ben her ne kadar İsmail Hoca’ya muhabbet beslesem de onu sorularla açacak, sohbetine yön verecek kadar bilgi birikimim yoktu.

Önce İsmail Hoca şu an elindeki çalışmalardan bahsetti. Hoca, daha önce basılmış kitaplarını gözden geçirmeden öncekinin aynısını basma taraftarı değilmiş. Bu yüzden bir taraftan eski kitaplarının yeni baskıları için gözden geçirilme işiyle uğraşırken bir taraftan yayınlanmış makalelerin kitap haline gelmesi için sistematik bir şekilde onları yeniden gözden geçirmeye çalışıyor. Ve tabii asıl olarak da yeni yazacağı telif kitaplar için malzeme toplanması, notlar alınması, bunların bilgisayar ortamına aktarılmasıyla uğraşıyor. Bu vesile ile daha önce uzun bir makalede kendisinden ve felsefeciliğinden bahsettiği Emrullah Efendi’yle ilgili bir kitap hazırlığında olduğunu öğreniyoruz. Emrullah Efendi’nin daha önce üzerinde durulmayan felsefeci tarafı ile ilgili bir çalışmayı ileride kitap olarak elimize alabileceğimiz müjdesini veriyor. Hocanın şu anki çalışmalarını anlatırken bahsi geçen isimler sohbetin dallanmasına, dallandıkça çiçek açıp meyve vermesine vesile oluyordu. Emrullah Efendi bahsi açılında Hoca, Emrullah Efendi’nin Muhitü’l-Maarif isimli ansiklopedik eserinin kütüphanelerdeki her cildinde olmayan, bazı ciltlerin başında bazılarının ise sonunda yer verilmiş “İlim ve Alem” isimli bir ek yazısına tesadüf ettiğini lakin şimdiye kadar yazının sadece 64 sahifesine ulaşabildiğini belirtti. Metin o kadarla bitmiyor ama eldeki nüshalarda devamı yok. İsmail Hoca, bir de Seyfettin Özege Kitaplığına bakmanın iyi olacağını söyleyince Ali Hoca gün içinde orayı da ziyaret edebileceğimizin mümkün olduğunu ifade etti. Zaten planımızda orayı da ziyaret etmek vardı.

Tabii Özege ismi geçince her üçümüze de o an bulunduğumuz mekân dar gelmeye başladı. İsmail Hoca’da bir an önce Seyfettin Özege Kitaplığını ziyaret etme arzusu, Ali Hoca’da İsmail Kara ile bu ziyareti gerçekleştirecek olmanın heyecanı benim gözlemlediğim şeyler arasındaydı. Bu gözlemimde yanılma payım olabilir ancak ilmelyakin olarak bildiğim bir şey vardı ki o da İsmail Kara ve Ali Utku Hoca ile birlikte Seyfettin Özege Kitaplığını ziyaret etmek benim için tarif edilemez bir mutluluk olacaktı. Sohbet ilerledikçe Hoca’nın hatıralarından, dostlarının ona aktardığı hatıralardan bahisler açıldı. Benim bunlar arasında dikkatimi en fazla celbeden Özege koleksiyonunun Erzurum’a intikalinde rol sahibi olan Niyazi Akı Hoca’nın tezini yazarken Ahmet Hamdi Tanpınar ile yaşadığı hatıralar oldu. Niyazi Akı’nın bu hatıralarını yazmaya başladığı, ancak ömrü vefa etmediği için kitap olarak yayınlanmadığını da yine bu vesile ile öğrendik. Orhan Okay Hoca’nın tavassutu ile meselenin peşine düşüldüğü lakin onun da vefatı sebebiyle bundan da bir sonuç alınamadığını hatta hatıratın tamamlanıp tamamlanmadığının bile tam olarak bilinemediğini üzülerek öğrendik.

Bu güzel sohbetten sonra yemek faslının ardından Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde bulunan Seyfettin Özege Kitaplığına geçtik. Daire Başkanı’nın çay ikramı ve kitapların ahvali üzerine kısa bir sohbetten sonra kitaplığa doğru yollandık. O anki halet-i ruhiyemizi “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” mısraını âlimlerin mürekkebinin şühedanın kanı ile kıyas edildiği hadis-i şerifle bir araya getirerek tasavvur edebilirsiniz. Nihayet Özege’nin bıraktığı eşsiz mirasa, sağlığında Atatürk Üniversitesine bağışladığı yazma ve matbu nadir eserlerden oluşan kitaplığına kadem bastık. Öncelikle kütüphanede camekanlarda sergilenen yazma Kur’an-ı Kerimleri, İbrahim Hakkı Hazretlerine ait birkaç eser ile santur, küre ve takvim gibi alet edevatı ziyaret ettik. Kitaplıktaki nadir eserlerin neredeyse tamamı dijitalleştirilmiş sadece bazı yazmalar ve büyük ebatlı gazeteler teknik yetersizlikten ötürü taranamamış. Onunla ilgili gerekli ekipman temini de en kısa zamanda yapılacakmış. Bu vesile ile bununla ilgili de bilgi edinmiş olduk.

Özege’nin kitaplarına geçmezden evvel müftü Sakıp Danışman’ın kitaplarının da Özege Kitaplığında bulunduğu öğreniyoruz. Onları da ziyaret ettikten sonra hepsine nazar eylemenin mümkün olmayacağını bildiğimiz için teberrüken de olsa Özege koleksiyonuna tefeül misalince karşımıza çıkan ilk raftan ziyarete başladık. Özege koleksiyonunu anlatabilmek bu satırların müellifinin harcı değil.[1] Ağzımıza çalınmış balın nefasetini bir iki cümle ile tasvir etmekte aciz kalıyor kalemimiz.

Kitaplıkların içinde İsmail Kara Hoca bir kitabı bırakıp bir diğerini heyecanla açıyor. “Bak bunun bu baskısı da buradaymış. Şu seri eksiksiz mi acaba? Bunun cildi şöyle, burası böyle.” gibi cümlelerle bazen şaşkınlıkla bazen hayranlıkla eline aldığı kitaplarla ilgili bize bilgi veriyor. Bu kadar yeterli deyip dolabı kapatıyor, iki adım atıyor yine dayanamayıp bir başka dolabı açıyor.

Koleksiyondaki birçok kitapta Seyfettin Özege’nin kendine has parafı mevcut. Bazı kitapların iç kapaklarında exlibrisler keşfedilmeyi bekliyor. Hoca kitapların kapaklarını açtıkça kitapların önceki emanetçilerinin kenarlara aldığı notlar, müelliflerin ithaf ve imzaları bizleri selamlıyor. Bu kısacık ziyaretimizde bile birçok hazine keşif için kendini bize açtı. Önemli keşiflerimizden biri de Ahmet Mithat Efendi’nin bir not yazarak imzaladığı kendi hakkındaki eser oldu. Böyle daha birçok eserle karşılaşmak bizi heyecanlandırsa da Muhitü’l-Maarif‘in bulduğumuz iki nüshasında da aradığımız yazının yer almaması bizi biraz üzdü.

Bilindiği üzere İsmail Kara Hoca Nurettin Topçu’nun kitaplarını yayına hazırlamış, onunla ilgili birçok çalışma yapmış, kitaplar yazmış birisi. İsmail Kara Hoca’nın Nurettin Topçu ile sadece ilmî olarak değil aynı zamanda kalbî ve zihnî olarak da bir münasebeti var. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’nun kitaplığının da bu kütüphanede olduğunu duymak Hoca’yı bir başka ümit içerisine soktu: “Acaba Nurettin Topçu Z. Fahri’ye kitap imzalamış mı? İmzalamış olması muhtemel lakin o kitaplardan kütüphanede mevcut mu?” Bu sorular üzerine kütüphane görevlileri hemen bir katalog taramasıyla Nurettin Topçu kitaplarını toplayıp getiriyor. Evet aradığımız şeye ulaşıyoruz. Nurettin Topçu, Sosyoloji kitabını Z. Fahri’ye imzalamış. İsmail Hoca’ya ulaştırmak üzere fotoğrafını çekiyoruz. Ayrılmak istemesek de heybemizde birkaç fotoğraf ve hatıramızda kitaplar, Özege’ye ve daha nice kitap mecnununa rahmet okuyarak Özege Koleksiyonu ile vedalaşıyoruz.

İsmail Kara Hoca’nın Erzurum’a asıl geliş sebebi için yani seminer için Şehir ve Kültür Araştırmaları Derneği’ne (ŞEHİRDER) geçiyoruz. Seminerin konusu “Yakın Tarih Bizim Neyimiz Olur?”. Seminere yoğun bir ilgi söz konusu. Bayburt’tan Gümüşhane’den de Hocanın talebeleri hem onu dinlemeye hem de müşküllerini halletmesi için müzakereye gelmişler. Salon doluyor, salon dışında oturup dinleyenler var.

Kara Hoca, tarih ilminin bizdeki başlangıcından yani hadis ilmi ile meczolmuş İslam tarihinden bahisle konuşmasına başlıyor. Bizde tarihin iki koldan geliştiğini, bunların birinin bugünkü modern tarih anlayışına benzer bir tarih olduğunu diğerinin ise menakıplar üzerinden ilerleyen bir tarih anlayışı olduğunu belirtiyor. Konuşmasına modern tarih anlayışının tarih tanımını tenkid ederek başlıyor. Hocaya göre tarihin “geçmişte olmuş bitmiş hadiselerin zaman ve mekân belirterek sebep sonuç ilişkisi içerisinde anlatma.” şeklinde tanımlanması, tarih anlayışını tek tipleştirme çabasının ürünüdür. Ve bu anlayış tarihi belli sınırların içerisine hapsediyor. Halbuki sadece geçmiş değil şimdiki hal ve gelecek de tarihle irtibatlı olarak tarihin konusudur. Ve bu üçünün birbirini yorumlar aracılığıyla beslemesi gerekliliği karşımıza çıkıyor. Geçmiş gelecek münasebeti üzerine bilinen ok-yay metaforunu örnek verecek konuşmasına devam ediyor. Genelde tüm tarihimiz özelde yakın tarihimiz bizde bir anlaşılma ve tecrübeler hazinesi olma sahası değil savaş meydanı olarak algılanmıştır. Bu yüzden müşterek dairede buluşma yoluna gidemiyoruz. Bu bağlamda II. Abdülhamid, 31 Mart Vakası gibi misaller üzerinden tarih yorumlarıyla bölünmelerin nasıl gerçekleştiğini dikkatlerimize sunuyor. “Yakın tarihi niçin bütün gerçekleriyle iyi ve kötü taraflarıyla kahramanları ve hainleriyle yaslanabileceğimiz yönleri ve çekinebileceğimiz taraflarıyla bir tecrübeler hazinesi haline getiremiyoruz da bir savaş alanı haline getiriyoruz?” sorusuyla içinde bulunduğumuz çıkmazı müşahhas hale getiriyor. “Türkiye’de yapamadığımız işlerden biri şu: tarihe çok katmanlı bakmak. Tarihe tek katmanlı bakıyoruz. Umumiyetle de hissiyat ve hamaset düzeyinde bakıyoruz. Ön kabullerle bakıyoruz. Hissiyat düzeyinde ve ön kabullerle bakmak aslında bütünüyle kötü bir şey değil. Fakat bunun yanında, bunun üstünde doğru ve düzenli bilgi ve yorumlar, onun üstünde de felsefe ve hikmet, tarih felsefesi kademelerinin olması lazım. Büyük kalabalıklar meselelere hissiyat düzeyinde bakar ve tek düze bakar, tek tip bakar. Çocuklar için de böyledir. Çocukların da tarihe hissiyat düzeyinde bakmasında bir mahsur yoktur.” diyerek bugün koca koca tarih hocalarının da meselelere hissiyat düzeyinde bakması bizlerin tarihi savaş alanı haline getirmemizin en önemli sebebi olarak göstererek konuşmasını nihayete erdiriyor. (Konuşmayı izle)

Seminer sonrası Hoca, ŞEHİRDER’in katılımcılara hediye ettiği kitapları imzalayıp sorulan sorulara cevaplar veriyor. ŞEHİRDER’deki program sona erince Hocayla Erzurum’un köklü kıraathanelerinden Temelli Kıraathanesine geçip soğuk suda demlenmiş çay eşliğinde sobada yapılmış patates kebabının tadına bakıyoruz. Geç saat olmasına rağmen Hoca sorduğumuz bütün sorulara geçiştirmeden, titizlikle cevaplar veriyor. Araya başka bir söz girse dahi kaldığı yerden devam etme dikkatini gösteriyor. Fırsat bu fırsat deyip İsmet Özel’i soruyorum. Münasebetiniz devam ediyor mu diyorum? Hoca da, “eskisi gibi sık sık olmasa da tabii ki görüşüyoruz.” diyor. Fikirlerini soruyorum. “Benim tanıdığım İsmet Bey’in fikirleri hiç değişmedi, belki gelişti. Sadece farklı dönemde farklı bir dil ve önceliklerle mücadelesine devam ediyor.” diye, sözü uzatmadan cevaplıyor. Hoca’yı misafirhaneye bırakıyoruz. Yanında öğrencisi Hasan Yenilmez Bey. İlmi müzakerelere misafirhanede de devam edecekler. Mevzu ilim olunca Hoca yorulmak bilmiyor.

İkinci günümüzde birlikteliğimize Dergâh Yayınları’nın emektarlarından Muammer Çelik ağabeyimiz ile ŞEHİRDER Başkanı Vedat Eğilmez Hoca da katılıyor. Kahvaltıda yine hatıralar, sorular cevaplar sohbeti baldan tatlı hale getiriyor, uzun konuşmalar çayları soğutuyor. Öğlene doğru Hocayı Muammer Çelik ağabeye emanet ederek bir müddet ayrılıyoruz. Bu süre içinde Hoca ziyaretlerde bulunuyor. Sonra TDED Erzurum Şube Başkanı Murat Ertaş’ın Kardelen TV’de yayınlanan “İnsan ve Şehir” programına konuk oluyor.[2] Cuma namazı akabinde Hoca ile yeniden bir araya geliyoruz. ŞEHİRDER’e geçerek daha küçük bir grupla uzun bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

Ayrılık vakti geliyor. Hocayı havalimanına bırakıp onun ısrarları üzerine uçak saatini beklemeden yanından ayrılıyoruz. Geriye “Sözü Dilde Hayali Gözde” iki günlük hatıralar kalıyor.[3]

 

 

[1]  Özege merhumu tanımak ve kitapların bağışlanma sürecini öğrenmek isteyenler için bkz.

Utku, Ali, Kitaplar Kitabı’na Adanmış Bir Ömür: M. Seyfettin Özege, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 2014

[2] Programı bu adresten seyredebilirsiniz. Programı İzle

[3] Tam da bu yazıyı nihayete erdirdiğimde İsmail Kara Hoca’dan mihmandarlığımız için teşekkür eden bir mail aldım. Hoca fiili teşekkür babında son yazılarından bir demet yapıp göndermişti. Hoca’nın bu nazik teşekkürü bizi son derece memnun etti. Allah ondan razı olsun.

Belki bunları da beğenirsin...