Korona’dan Allah'a Kaçış

“ Ey îmân edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız, size furkan (hak ile bâtılı ayıracak bir anlayış) verir, kötülüklerinizi örter ve size mağfiret eder. Çünki Allah, (pek) büyük ihsan sâhibidir.” “Müslümanın ferasetinden korkun, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”

Ahir zamanda, fitne zamanındayız. Oturanın ayakta durandan, ayakta duranın yürüyenden, yürüyenin koşandan hayırlı olduğu bir zamanda. Evde kalarak, dünyevi korkular yerine, Allah’tan hakkıyla korkup onun nuruna talip olabilir miyiz? Ferasetle bakıp Asr-ı Saadet’ten bugüne gelinceye kadar Müslüman hayatının dışına çıkarılan yitik hazinemizi bulabilir miyiz? Her geçen gün daha da artan dünya ve mal hırsımıza rağmen bulduğumuza rıza gösterebilir miyiz? Bu suallere müspet cevap verebilmek için önce gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi hakikate açmalı, batıldan arındırmalıyız. Gözü olup görmeyenlerden, kulağı olup işitmeyenlerden, kalbi mühürlenenlerden olmamayı Cenab-ı Allah’tan niyaz etmeliyiz.

Ocak 2020’den itibaren tüm dünyaya sosyal medya ve haber siteleri kanalıyla servis edilen görüntülerde yeni bir virüs zavallı Çinliler’i ağızlarından burunlarından kan fışkırtarak yere deviriyordu. Sonrasında virüs kıtalar atladı, tüm ülkelerde hatta metropollerde vaka ve ölü sayısı bildirme yarışı başladı, Türkiye bu çağrıya Mart ayı başında kulak verdi ve ilk vakamızı tespit ettik. Dış dünya ile senkronize olup tüm dünyadaki vaka ve ölüm sayısını an be an takip ettik, maske taktık, sosyal mesafeyi koruduk, sağlıkçıları alkışladık, balkonda eğlendik, kilisede ezanlar okuduk, dualar ettik, aminlerimiz amenlere karıştı. O günden (6 Receb 1441) bugüne (19 Şevval 1441) üç aydan fazla süre geçti. Bu süre zarfında TV ekranları güvenilir(!) simalarla sayaç vazifesini sürdürdü, sürdürüyor. Gazeteler, sosyal medya, türlü iletişim kanalları korku ve panik hissinin yatışmasına engel olmaya devam etti, ediyor. Gerçi ağzımızdan kan fışkırmadı, yüz üstü yere kapaklanmadık ama insanlar evlerinden dışarı korkuyla çıktı, evlerine korkuyla vardı. Trafik lambalarına kadar her baktığımız yerde “evde kal” afişleriyle dehşet aldık. Büyüklerimize selam vermedik, eşimize muhabbetle sarılmadık, çocuklarımızla bahçeye, sokağa, parka çıkmadık, dostlarımızla semaver başında hasbihal etmedik. Kabus mescitlerden alıkonmamıza kadar vardı. İslam tarihinde ilk kez cemaatle namaz kılmadık, cumaya gitmedik. İftarımızı tek başımıza açtık, fitremizi, zekatımızı online verdik vs. Korkmuştuk ama sorulduğunda tedbir aldığımızı söylüyorduk. Neye karşı tedbir, cehenneme mi? Hayır. Ailemize, sevdiklerimize hastalık bulaştırmaya karşı tedbir. Zahiren masumane bir savunma, batınen dünya hayatına karşı sarkıntılık… Öte yandan tedbirsiz(!) davrananları sorumsuzlukla kınama, hatta düşmanlık etmeyi fazilet sayma… Duygularımız paketlenip tecime elverişli hale getirildi, hatta paketlerin üzerindeki isimlerle dahi oynandı: Korkaklığın üstünde diğergamlık, himmet-i aliyenin üstünde su-i tasavvur yazılıydı.

Dünya sisteminin bu korkudan toplayacağı hasadın ne olduğuna tamamen vakıf olamasak da Skinner eğitim modelini politikalarının incili gibi gören lordların, laboratuvarda ürettikleri virüsle ortalığa saçtıkları salgına karşı vereceğimiz tepkiyi bize yani müslümanlara hem de mübarek üç aylarda nasıl öğrettiğini farkedebilir, bundan sonra daha güçlü bir uyaranla bizden neler koparabileceklerini öngörebiliriz. Eğer Skinner’ı haksız çıkarmazsak başımıza büyük belalar açılacağını söyleyebiliriz, çünkü dünya sistemi yada finans kapitalizm, ciddi bir maddi zararı göze alarak bu adımı attı.

Skinner, edimsel koşullama teorisi ile (skinner’s reinforcement theory), ödüle götüren ya da cezadan kurtaran bir davranışın yapılmasını öğrendiğimizi, kendiliğinden yaptığımız bir davranış bizi ödüle götürüyor veya cezadan kurtarıyorsa bu davranışa koşullandığımızı ortaya attı.

Teoriye göre dört yol izleyerek istenen ve istenmeyen davranışlar koşullandırılabilir:

1. Olumlu pekiştireç: istenen davranışın sevilen bir uyaranla ödüllendirilmesi. Vaka ve ölüm bildiren ülkelere kredi ve sıcak para akışının sağlanması gibi.

2. Olumsuz pekiştireç: istenen davranış sonucunda varolan sevilmeyen bir uyaranın ortadan kaldırılması. Çin’in kısa zamanda salgından azat edilmesi gibi.

3. Olumlu ceza: istenmeyen bir davranışın sevilmeyen bir uyaranla cezalandırılması. Direnç uygulamaya kalkan Avrupa ve Amerika’nın ölü sayıları ve ekonomik yaptırımlarla tokatlanması gibi.

4. Olumsuz ceza: istenmeyen bir davranış sonucunda varolan sevilen bir uyaranın ortadan kaldırılması. Türkiye’ye sıcak para akışının kesilmesi tehdidi gibi.

Neticede Skinner bu dört metodla insan davranışlarının, uluslararası politikanın şartlandırılabileceğini göstermiş, firavunane uluhiyet taslayan muktedirlere kitlelerin itaatsizliğinden kurtulma yolunu açmış oldu, şayet zannettiği gibi insan düşüncesiz, sadece bu dünya için yaşayan bir varlıksa. Skinner’in teorisi iki noktada sallantıya uğruyor. Birincisi firavunlar ve onların günümüzdeki temsilcileri ilah değildir, öldürüp yaşatıyormuş gibi yapan fakat sinekle öldürülebilen zayıf varlıklardır. İkincisi; eğer insanlar, “Biz Allah için yaşar, Allah için ölürüz. Allah’ın emirlerine riayet eder, yasaklarından kaçınırız. Allah’ın azabından korkar, O’nun rahmetine sığınır, cennetini arzularız. Allah’ın bize verdiği üç kuvvet ile silahlanmışız. Kuvve-i akliyemizle, yani hikmetimizle, zihnimizi kirden arındırır hakikate vasıl oluruz. Kuvve-i şeheviyemizle, yani iffetimizle, hayırlı ve güzel olan her ne varsa (haya, nezahet-başkasına haksızlık yapmadan servet edinmek-, kanaat, vakar, rıfk, hüsn-i semt-güzel huylu ve ağırbaşlı olmak-, vera, seha, kerem, isar) helal dairede olan herşeyi kendimize celbederiz. Kuvve-i gadabiyemizle, yani şecaatimizle, bizi Allah yolundan uzaklaştıracak manileri defeder, haramlara karşı cephe alırız. Bu silahlar elimizdeyken şeytanın zayıf hilelerine aldırmayız, maruftan(Allah’ın emirlerinden) gayrısına itaat etmeyiz.” derse Skinner’ın davranış modeli, edimsel koşullaması boşa çıkıyor. Müslümanlar, reislerin, kahinlerin, şairlerin kuvvetlerini boşa çık​arıp, bu silahlarla techiz edildiği zaman, Asr-ı saadetteki kadar olmasa da ona benzer tarzda iki cihan saadetini görüp tadabilirler, bütün dünyaya bunu ilan edip kitlelerin hidayetine vesile olabilirler:​

“Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi daha hayırlıdır, amiri mi bilinmez.”.

“ ​ Ey îmân edenler! Kendisinden nasıl sakınmak gerekiyorsa, Allah’dan öyle sakının ve siz ancak Müslüman kimseler olarak can verin!”(ayet-i celile)

“Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hatta beş altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir.”(mektubat)

Korku, hoşlanılmayan bir şeyin gelecekte vukuunu beklemek sebebiyle kalbin sızlaması ve yanmasıdır.(ihya-yı ulum) Korku da kuvvetlerimizden biri midir? Her ne kadar şecaatin zıddı gibi görünse de, hayatımızı korumak için can korkumuz vardır. Fakat bu korku hissi, girişeceğimiz bir işin neticesinde hayatımız üçte bir ihtimalle, beşte bir ihtimalle riske giriyorsa o işten kaçınmamız için faydalı bir his oluyor, eğer binde bir ihtimalle bizi öldürecek bir salgın nedeniyle içimizi ürpertiyorsa o zaman bu his bizi kendine esir etmiş, hayatı bize zindan edecek demektir, hele ki taundan ölümün şehitlik mertebesi kazandırdığını biliyorsak.

Korkunun ayetlerde sıklıkla kullanıldığı diğer mana ise Allah korkusu, cehennem korkusu, Allah’ın azabının korkusu üzerinedir. Bu korku, ümit ile beraber Müslüman’ın nefsini dizginlemesine yardım eden iki kuvvet durumundadır. Müslüman hayatı korku ve ümit (havf ve reca) arasındadır. Allah’ın rahmetinden ümit kesilemeyeceği gibi, azabından da emin olunmaz. Resul-i Ekrem(asm)’ın hava bozup, fırtına çıkınca Allah’ın azabının gelebileceği korkusuyla renginin sararıp solması, Hz. Ömer’in Tekvir suresi okunup da​ ​ “Her nefis, (hayır ve şer) ne hazırlamış olduğunu bilecektir!” ​ ayetine gelince bayılıp düşmesi,​ ​“Suçluları da susuz olarak cehenneme süreceğiz.” ​ ayeti okununca “Ben suçlulardanım, ben suçlulardanım” diyerek can veren Misver b. Mahreme, ​“Öyleyse inkar etmenizden ötürü tadın bu azabı” ayeti okununca dört ay hasta yatağına düşen Yahya b. el-Bekka, Allah’tan hakkıyla korkmanın ölçüsünü bize gösteriyor. Cennette mi cehennemde mi ebedi kalacağımız korkusunu…

O hâlde Allah’a kaçın!(*) Şübhesiz ki ben, size O’nun tarafından (gönderilmiş) apaçık bir korkutucuyum.

Koronavirüs salgını korkusuyla bizi müslümanca hayatın şerefinden sukut ettirenlerin şerrinden Allah’a kaçıyoruz. Allah’a kaçıyor ve O’na yalvarıyoruz. Hz. Yusuf’un gücün, servetin, iktidarın, dünyevi vuslatların zirvesindeyken ettiği duasıyla yakarıyoruz: ​“Rabbim! Bana mülkten (bir nasib) verdin ve bana rüyâların ta’bîrinden (bir ilim) öğrettin. Ey gökleri ve yeri hakkıyla yaratan! Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin (gerçek dostumsun). Canımı Müslüman olarak al ve beni sâlih kimseler arasına kat!

Belki bunları da beğenirsin...