BİR 12 MART ROMANCISI VE ROMANI; OĞUZ ATAY VE TEHLİKELİ OYUNLAR

 

Türk edebiyatı gerek şekil gerekse işlediği konular bağlamında dönüşümünü Türk milletinin tarihi sosyal değişimlerine borçludur. Bu durum gerek yapmış olduğu göçlerle, değişmiş olduğu dinle, kurmuş olduğu devletlerle, yönetim şekliyle, yaşamış olduğu hayat tarzıyla gerçekleşmiştir. Büyük bilim adamı Fuat Köprülü’nün edebiyatımızı dönemlere ayırmada kullandığı terminolojiye bakıldığında bu durum kendini belli etmektedir. İslamiyet öncesi, İslamiyet sonrası, Batı tesirinde gelişen Türk Edebiyatı gibi…

Bu değişimlerden birisi de “1950’li yıllardan itibaren başlayan çok partili hayat ve buna bağlı olarak gelişen özgürlük ortamı, birtakım ideolojik arayışları, yapılanmaları, gruplanmaları da beraberinde getirir. İhtilâl sonrası gerçekleştirilen 1960 anayasasının sağladığı serbestlik ortamının da etkisiyle sağ-sol şeklinde biçimlenen görüş ayrılıkları, başta üniversiteler olmak üzere tüm kamu kurumlarında, sivil toplum örgütlerinde önce düşünsel planda görüş ayrılıklarına, sonra eyleme dönüşen çatışmalara neden olur. Türk toplumunun gündemini 1980’li yıllara kadar işgal eden bu çatışmalar ile onar yıl arayla gerçekleştirilen 12 Mart ve 12 Eylül askeri muhtıraları/darbeleri ve sonrasında yaşananlar, ister istemez her iki görüşü temsil eden yazarların romanlarına konu edildi.” (Kültür Turizm Bakanlığı, 2007: s.346.)  Bu değişimi toplumu derinden etkileyecektir. Her ne kadar Türkiye’ye 1960 sonrası bir özgürlük ortamı sağlandığı iddia edilse bile zaman içerisinde 60 askeri müdahalesinin 12 Mart’a, daha sonraki yıllarda Türk milletinin sancılı bir döneminin adı olan 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine ta o yıllarda ortam oluşturduğu anlaşılacaktır. Bu anlamda değerlendirildiğinde 60 müdahalesi ülkenin ikiye bölünmesi sonucu oluşan “sağcı-solcu” gerilimi birçok canın kıyıma sebep olmuştur. Yine bu dönem Türk milletli için acılarla doludur. Sanat ve edebiyat ise bu değişimden hissesine düşen payı almıştır. Türk toplumunun gündemini 80’li yıllara kadar işgal eden bu çatışmalar ile onar yıl arayla gerçekleştirilen 12 Mart ve 12 Eylül muhtıraları/ darbeleri ve sonrasında yaşananlar, ister istemez her iki görüşü temsil eden yazarların romanlarına konu olmuştur. Berna Moran’ın ifadesiyse ; “12 Mart döneminin yapılarına baktığımız zaman bunların Anadolu romanı ile temelde aynı sorunsalı paylaştıkları ve aralarında bu bakımdan bir süreklilik olduğu söylenebilir. Çünkü Anadolu romanını hazırlayan sosyal ve siyasi koşullar zamanla kırsal kesimin sınırlarını aşmış, kentlere atlamış ve toplumsal bir patlamayla sonuçlanmıştır. Başka bir değişle Anadolu romanında gördüğümüz haksız düzene isyan, sömürüye başkaldırı 1960 ve 70’lerin kargaşalı büyük kentlerinde gerçekten yaşanmış ama yapılan eylemlerin, başkaldırı hareketlerinin kendileri değil yenilgiden sonraki aşama yansıtılmıştır romana.” (Moran:2009, s.11) Genel kanaate göre bu dönem romanı “devrimci”, “solcu”, “68 kuşağı”, “ülkücü”, “sağcı” adı verilen gruplar çevresinde gelişmiştir. Kimlerdir bu isimler; Melih Cevdet Anday,   Füruzan Vedat Türkali ), Sevgi Soysal  Samim Kocagöz , Mehmet Eroğlu, Erdal Öz , Pınar Kür Ayla Kutlu, Adalet Ağaoğlu ,Emine Işınsu ,Tarık Buğra,Sevinç Çokum ,Çetin Altan ,Süheyla Acar,Tezer Özlü,Erhan Bener,  Gürsel Korat Timur Ertekin Tahir Abacı Erendiz Atasü Şöhret Baltaş gibi isimler yer almaktadır. 12 Mart sonrası yaşanan gelişmeleri ise Samim Kocagöz, Nazlı Eray, Latife Tekil, Vedat Türkali gibi isimler yer almaktadır.

         Romanlarının konusunu 12 Mart dönemi uygulamalarından oluşturan romancıların büyük bir bölümü, 68 kuşağı olarak ünlenen siyasi gruplar arasında bulunmuş, eylemlere katılmış ya da bu kuşağın düşüncelerine romantik bir yakınlık duymuş kişilerdir. Yaşamlarını öyküleştirdikleri, çoğunlukla çevreleriyle uyumsuz, yalnızlık çeken, isyankar, biraz da marjinal kişiliklerdir. Söylemleri yerleşik düzene karşı çıkan, sınıf çatışmasını ön plana çıkaran kutupluluk üzerinedir. Çatışmaya başka bir açıdan bakıldığında romanlar, kendilerinden önce romanımızı uzun süre işgal eden eşkıya ve köy romanının farklı bir uzantısı olarak görürler. Anadolu eşkıyasının yerini bu romanda mevcut düzene başkaldıran kent eşkıyası almıştır.

12 Mart dönemini işleyen romanlar, yapı bakımından köy romanlarının kent romanlarına uyarlanması olarak kabul edilebilir. Öncekilerde bilinçlenen köylüler kendilerini sömüren, ekmeklerini ellerinden alan ya da alın terlerinin karşılığını vermeyen mütegallibeye, ağalara ve yerel parti kodamanlarına karşı mücadele ederken; 70’li yıllardan sonra bu mücadele kente taşınır. Bu kez, çatışan tarafların karşısında kendilerini ezdiğine inandıkları kapitalist güçler, iş çevreleri ve onların destekçileri vardır. (Külahlıoğlu İslam,2005: s.483)

Bu dönem romanlarının karakteristik öyküsü başkişinin uzun bir süre gözetledikten sonra bir gece ansızın evinin basılması ve gözleri bağlı olarak karakola götürülmesi ile başlar; burada yaşadığı sorgulama, işkence dönemi, kalıcı izler bırakan ruh çöküntüsünün ardından dışarı çıkması ve ikinci yaşamında çoğu kez toplumdan dışlanmasıyla sona erer. (Külahlıoğlu İslam: 2005 s.484)

Bu dönemin romanlarının genel özelliği olayların yaşandığı yıllar değil, 12 Mart sonrası yansıtılmasıdır. Çünkü vermeye çalıştıkları yaptıkları değil, kendilerine yapılanlardır. Bu yüzden çoğu romanda etken değil edilgendirler. Romanlarda yoğunlukla anlatılanlar tutukevlerinde, karakollarda, sıkıyönetim mahkemelerinde yaşananlardır. Dış dünyadaki yansımaları bir arada ve çoğu zaman karşılaştırma yapılarak verilir. 12 Mart döneminin Türk romanına getirdikleri özgün anlatım teknikleriyle, derinliğine verilen psikolojik tahlilleriyle ve iç konuşmalara dayalı özeleştirileriyle başarılı olsalar dahi, politik söylemler ve ideolojik tek yanlılık arasında harcanıp giderler. Yine aynı sebepten romanlarının ömürleri, yazıldıkları dönemin/güncelin sınırlarını aşamaz. Bu yönüyle bu dönem romanlarının bu yönü başarısızlık olarak görülür.

 “Keşkelerin ve Oysaların” Romanı Tehlikeli Oyunlar

            Modern Türk Edebiyatının büyük ve önemli romancılarından biriside Oğuz Atay’dır. Hemen hemen her okur bu ismi duyunca ilk olarak aklına “Tutunamayanlar” gelse de Atay’ın başyapıtları arasında sayabileceğimiz eserlerinden birisi de Tehlikeli Oyunlar’dır.  Ne var ki Tehlikeli Oyunlar’ın da Tutunamayanlar’dan hem kurgu olarak hem de konunun ele alınışı bakımından hiç de aşağı kalır bir yanı yoktur. Fakat tam da Oğuz Atay’ın yaşamındaki ironiye (okur tarafından geç keşfedilmesine) uygun olarak arka planda kalır.      70’lerin okuru tarafından pek tutulmayan, hatta Oğuz Atay’ın yaşadığı dönem ikinci baskısı bile yapılmayan kitapları, 80’lerin okuru tarafından (genelde yanlış anlaşılmalarla) hak ettiği değeri görmeye başlar. Ama ne yazık ki 90’larda yine unutulanlar arasındaki yerini alır. Tabii burada 12 Eylül’ün Türkiye okurunu ne hale getirdiğinin gerçekliği de yadsınamaz. 80’lerin okuru tarafından yanlış anlaşılmıştır denilmesinin bir sebebi, kendini Tutunamayanlar’daki Selim Işık karakteriyle bir tutan okur kitlesidir. Oğuz Atay, romanlarında bu zihniyeti eleştirmiştir.Tehlikeli Oyunlar’ın başkarakteri Hikmet Benol da bu yüzden doğmuştur. Peki, kimdir bu Hikmet Benol? Hayatının bir bölümünü taşrada geçirmiş; kitapta anlatılandan çıkarılabileceği üzere sonradan büyük bir kente gidip yerleşmiş, ardından burada da tutunamamış, genellikle çevresi tarafından hor görülmüş, bu hor görülmenin etkisiyle kendini daha çok kitap okumaya vermiş (belki de dönemin aydın tipiyle birebir uyuşan) biridir. Hikmet Benol kitap boyunca anlaşılamamasından yakınır. Ama özeleştiri yapmaya başladığı noktalarda kendisinin de başkalarını anlamadığını fark eder. Hatta öyle bir duruma gelir ki sonunda hayatı “keşke”ler ve “oysalar”ın arasına sıkışarak içinden çıkılmaz, yaşanmaz hale gelir.

Romanın olay örgüsünü kısaca özetlersek roman, başkahraman Hikmet’in gecekondudaki yatağında geriye doğru hatırlamaları ile başlar. Hikmet, karısı Sevgi’den ayrılmış ve gecekonduya çekilmiştir. Burada oyunlar yazarak ve bu oyunları yaşayarak hayatını devam ettirmektedir. Sevgi’den, arkadaşlarından, onların yaşadıkları hayattan sıkılmış, kendini buraya atmıştır. Burası onun için bir sığınaktır. Hikmet üç katlı gecekonduda iki komşusu ile beraber yaşamaktadır. Bunlar Nurhayat Hanım ve Emekli Albay Hüsamettin Tambay’dır. Nurhayat Hanım okuma yazma bilmediği için askerdeki oğluna gönderdiği mektupları Hikmet’e yazdırmaktadır. Diğer komşusu Albay Hüsamettin Tambay ise ordudan kendi isteği dışında emekli edilmiştir. Derin bir tarih bilgisi ve merakı vardır. Hikmet’le tarih konusunda sohbet ederler, tartışırlar. Hikmet de yazdığı oyunları ona okur, eleştirilerini dinler.

Romanın ikinci bölümünde Sevgi anlatılır. Sevgi, elektrik mühendisi bir baba ile ilkokul öğretmeni bir annenin kızıdır. Babası ile annesi çok farklı yapılarda iki insandır. Geçimsiz, huzursuz bir hayatları vardır. Bu yüzden bu evliliği sonuna kadar devam ettiremezler ve ayrılırlar, Sevgi’nin babası Süleyman Turgut bir gün evi terk eder. Pansiyonda sefil bir halde yaşamaya başlar ve orada ölür. Bundan sonra, Sevgi’nin, Selim Amca dediği Selim Bey, Sevgi’nin ve annesinin hayatına girer. Selim Bey onlara destek olur. Ancak bir süre sonra Sevgi’nin annesi de ölür. Hikmet, iktisat fakültesinde okurken Sevgi ile tanışır ve evlenirler. Fakat Hikmet’in ailesi bu evliliği onaylamaz. Buna rağmen evlenen Hikmet, ailesinden destek bulamayınca ekonomik olarak sıkıntı yaşar. Karakter olarak birbirlerine benzeyen Hikmet ve Sevgi, Selim Bey’den kalan mirasın değerlendirilmesi noktasında farklı düşünürler. Ve bu yüzden ayrılırlar.

Romanın üçüncü bölümünde Hikmet ile Bilge’nin ilişkisi anlatılır. Hikmet, Sevgi’den ayrıldıktan sonra Bilge ile yakınlaşmaya başlar. Bilge, Hikmet’in yakın arkadaşıdır. Hatta sevgilisidir. Akıllı, zeki bir kadındır. Sevgi’de bulamadığını Bilge’de bulur Hikmet. Bilge gerçeği, aklı, canlılığı temsil eder. O, ne istediğini bilen biridir. Hikmet adı Doğuyu, doğu felsefesini sembolize eder. Bilge ise Batıyı, akılcılığı, gerçekçiliği simgeler. Hikmet-Bilge ilişkisi bu yüzden yürümez. Hikmet ‘son yemeğe’ onu çağırmaz. Hikmet, romanın sonunda, yazdığı oyunu tamamladıktan sonra komşularını, evine yemeğe davet eder. Yemekten sonra da intihar eder. (Oruç, 2006 s.64)

Oğuz Atay Tehlikeli Oyunları 1971 yılının ilk aylarında yazmaya başlar ve 26.03.1973 tarihinde bitirir. Roman 1973’te yayımlanmıştır. Oğuz Atay’ın ikinci romanıdır. Roman dört ana bölüm ve on sekiz alt bölümden oluşmaktadır.  Bu bağlamda değerlendirildiğinde romanın 12 Mart muhtırasın gerçekleştiği bir dönemde yazılmış olması romanın gerek kronolojik gerekse muhteva bakımından dönem panoramasını vermesi açısından önemlidir. Yalnız diğer 12 Mart romancılığından ayrı olarak modern romanın gereklerine uygun olarak Atay, dönem sorunlarını doğrudan anlatmaz. Hayatın karmaşası modern dünyanın problemleri inceden inceye arka plandan verilir. Romanın temel argümanı ise oyundur. Oyun kavramı edebiyatımızda modern anlatıların sergilendiği dönemde girmiştir. Modern hayat insanlara sunduğu “gerçeklerle” bir oyun kurar, romanda ise o oyunun bir parçası olmayan başkahraman görülecektir.

Romanın başkahramanın ardından gelen ikinci isim, Emekli Albay Hüsamettin Tambay olması yazarın bilinçli olarak tercih ettiği bir durumdur. Bu kahramanın asker seçilmiş olması bize arka planda esen 12 Mart döneminin sosyolojik atmosferini hissettirmesi adına seçilmiştir. Bu kahramanın özellikle ilk bölümde sergilediği bir anlamda “kendi içinde yaşadığı tutarsızlıklar” bize dönemde yaşanılanlar hakkında fikir sunuyor olabilir.

Başkahraman Hikmet Benol, yaşamını taşrada özellikle gecekonduda geçirmiş olması bu dönemle ilişkilendirilebilir. Bilindiği üzere Türk toplumunun kırsal kesimden şehirlere yönelişi oldukça çetrefillidir.  Bu sürecin hızlı gerçekleştirilmiş olması toplumda “tampon” bölgelerin oluşmasına sebep olmuştur. 70’li yılların sosyolojik durumu dikkate alındığında kahramanın gecekonduda yaşamayı tercih etmesi bilinçli kasıtlı bir durumun göstergesidir. Bilindiği gibi gecekondular 60’larda dünyada da yaygınlaşan sol hareketin etkisiyle 70’li yıllarda Türk romanına sık konu olmuştur. Çünkü dönemin sosyalist aydını birçok noktada gecekondularda yaşayan halkı dava arkadaşı konumunda görmüştür. Dönemin yazarları için gecekondulardaki yaşamdan çok insanları gecekondularda yaşamaya iten sistem önemlidir. Suç sistemdedir çünkü. Bu yüzden bu anlatımlarda olay zengin-yoksul karşıtlığı içinde geçer.
Atay’ın romanındaysa gecekondu daha farklı bir şekilde işleniyor. Hikmet Benol’un gecekonduya taşınmasının nedeni içinde bulunduğu burjuva hayattan sıkılmış olmasıdır. Niyeti herkesin onu ayakta alkışlayacağı bir oyun yazmaktır. Hatta gecekonduya geldiğinde kendini ilgiden bunalmış bulacaktır. Oysa kimse gitmez onu karşılamaya. Atay aydını gecekonduya taşır, gecekonduyu romana değil. Ve bu noktadan bakıldığında döneminin roman anlayışına ince bir gönderme de söz konusudur. Ayrıca kitapta çok fazla noktada kitaplarının anlaşılamamasıyla ilgili de sitem etmektedir. Örneğin Hikmet Benol kitabın bir yerinde “Beni en fazla otuz dokuzuncu sayfama kadar okuyup bıraktılar,” der (Burada Tutunamayanlar’la ilgili bir eleştiri de söz konusudur ayrıca). Kitabın sonunda Hikmet Benol’un ölümünden sonra Hüsamettin Bey’in gazeteye yazdığı şikâyet mektubu da Oğuz Atay’ın kitabı yazarken içinde bulunduğu ruh durumunu tam olarak özetler.

Romanda zaman ve mekân önemini yitirmiştir. Olayın nerede geçtiği, ne zaman geçtiği, insanların nereden gelip nerelere yerleştiği belli değildir. Hikmet bir süre taşrada memurluk yapar ve ardından büyük kente göçer. Kentte yine taşradan gelmiş olan Sevgi’yle tanışır. Evlenip gecekonduya taşınırlar. Sevgi’den ayrılır ve herkesi derinden etkileyecek oyununu yazmak için başka bir gecekonduya taşınır. Hatta bu gecekondunun nasıl bir yer olduğu bile belli değildir. Hikmet’e göre bir gecekondudur; üst komşusu Albay Hüsamettin Tambay’a göreyse iki katlı ahşap bir evdir. Aslında yazar, kitapta insanın bulunduğu yer ve yaşadığı zamandan çok kendisiyle ilgilenir. Marazlı bir ruhun ve bilincin yeraltından notlarını karıştırır adeta Tehlikeli Oyunlar’da. Ayrıca zaman ve mekânın belirgin olmayışı da metnin her döneme uyarlanabilirliğinin bir ölçütüdür. [1]  Yazarın toplumsal eleştirilerini aksettirildiği bir başka bölüm ise romanın birinci bölümünün dördüncü başlığında geçen “üç yanı denizlerle çevrilmiş olan ülkemizin…” ( Atay, 2017: s.108) başlıklı bölümdür. Bu bölümde de yazar romanın yazıldığı dönemde yaşanan sıkıntılara dikkat çeker.

Dönemini çok iyi tahlil etmiş yazar Oğuz Atay, Hikmet Benol’un diğer kişilikleri olarak romana soktuğu alt komşusu Nurhayat Hanım, üst komşusu Albay Hüsamettin Tambay ile sürüp giden yaşamları yüksek ihtimalle cumhuriyet döneminin toplumsal yapısıdır. Yaşadıkları gecekondunun alt katında oturan Nurhayat Hanım toplumu, orta katta yaşayan Hikmet Benol aydını, üst katta oturan Albay Hüsamettin Tambay ise orduyu temsil etmektedir. Hikmet’in her şeyi başarabildiğinden ve her şeyi bildiğinden şüphesi yoktur Nurhayat Hanım’ın. Hikmet ne derse doğrudur onun için. Albay Hüsamettin ile ise yer yer çekişerek yer yer çatışarak yer yer de anlaşarak bu hayatı devam ettirirler. Kitabın sonunda Hikmet Benol’un varlığı son bulur. Kitabın yazıldığı dönemin darbe yıllarına denk geldiği düşünülürse varlığı son bulan aydına büyük ihtimalle bir gönderme olduğu düşünülebilir.

 

 

Kaynakça

Atay, Oğuz, (2017).Tehlikeli Oyunlar, İstanbul, İletişim Yayınları.

Türk Edebiyatı Tarihi, (2007) cilt,4, İstanbul. Kültür ve Turizm Bakanlığı

Moran, Berna, (2009).Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, cilt,3, İstanbul, İletişim Yayınları.

Oruç, Osman, (2006).Oğuz Atay’ın Romanlarında İronik Dil, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Yükek Lisans Tezi.

Külahlıoğlu İslam, Ayşenur, (2005).Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Ankara, Grafiker Yayınları.

Belki bunları da beğenirsin...