Eşref-i Mahlukattan Enformasyon Köleliğine Geçiş

 

Kendini ilmin şehri olarak tarif eden Resul-i Ekrem(asm)’in ümmeti olarak dünyaya geldik, akıl baliğ olmadan Rabbimizin kim olduğunu, kimin zürriyetinden, kimin milletinden,kimin ümmetinden olduğumuzu, kitabımızı, kıblemizi, Rabbimizin esma ve sıfatlarını, imanın ve İslam’ın erkanını, amelde ve itikadda mezhebimizi, imamlarımızı, hatta adab-ı muaşereti hafızalarımıza kazıdık. Böylece aklımızı ilk defa hakikate erme yolunda sarf edebildik. Eski zamanlarımızda olsaydık, yani tarih sahnesine Türk olarak rolümüzün hakkını vererek oynadığımız zamanlarda, bu ilk ezberlerimizi tamam etmek, imanımızı taklidi olandan tahkiki olana erdirmek, hakikati bulmak, ona sarılmak, dosdoğru yolda yürüyebilmek için aklımızı, merakımızı, şevkimizi, gayretimizi ilmin kaynaklarına sevk edecektik. Madem Halık-ı Kainat bizi yalnızca kendine ibadet edelim diye yaratmıştı, madem bilinmez hazinelerini bilinmek için bize sunmuştu, madem sonsuz nimetleriyle kendisinin Rahman-ı Rahim, bizim muhtaç olduğumuzu bize gösterip kendisini sevmemizi istemişti, biz de nimetin üstünü örtüp görmezden gelen nankör kafirlerden olmamak için, bize kendini tanıttırmak isteyen, isimlerini ve sıfatlarını bize öğretmek isteyen, kendini bize sevdirmek isteyen Zat-ı Zülcelal’i tanıyacak, bizden muradına dikkat kesilecek, ona olan sevgimizi en güzel şekilde göstermenin, kendimizi ona nasıl sevdireceğimizin yolunu arayacak, “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” hitabına mazhar olan Fahr-i Alem(asm)’ı kendimize rehber edecektik. Bir an olsun yolda kalmamak, yolumuzdan şaşmamak için adımını bastığı yere adımımızı atmaya çalışacaktık. Oturmamız kalkmamız, yürümemiz durmamız, selamımız kelamımız, hesabımız kitabımız, ölçümüz tartımız, yememiz içmemiz uyumamız hep Kitap ve sünnete uygun olacaktı. Helal rızık ve kanaat hanelerimizin bereketi ve neşesi olacaktı. Aldığımız nefes Allah için, yaşamamız, ölmemiz, hastalığımız sağlığımız Allah için olacaktı. Birbirimize karşı şefkatli ve merhametli, kafirlere karşı şedid ve galiz olacaktık. Atlar sevincimiz olacaktı, akşamlarımızı cenklerle süsleyecek, atı sırtında değilken bile hayalimizde koşturacaktık. Halimizi görenler fevc fevc bizden olacaklardı, gözü olup görmeyenlere zorla görünecek, kulağı olup işitmeyenlere Allah adını zorla duyuracaktık. Biz Allah’ı sevecektik, Allah da bizi sevecekti.

Olmadı, çünkü sermaye bilimsel ilerleme ve bilgiyi tüm dünyaya servis etme ağı ile ezberimizi talan etti. Rönesans sonrası Türk’ün mağlup edilebilir olduğu fikri küfür aleminden çok bizim kalplerimizde neş-ü nema buldu. Gerçekten iman edenlerden olsaydık üstün olanların bizler olduğumuzu bilecek, Batı’nın tekniğini alıp rezilliğini almama düşüncesine kapılmayacaktık. Ama asırlar hafızamızı iyice köreltmişti, mefkuremizse günden güne daha da kararmıştı. Okula adım attık ve duvardaki en göz alıcı tablo bize Karanlık ile başlayan çağları öğretti mesela. Sonra Kopernik astronomisi Dünya’yı kainatın merkezi olmaktan çıkarıp Güneş’in uydularından biri yapıverdi. Güneş, evrendeki sayısız yıldızdan herhangi biri sayılıverdi, böylece Ademoğlu evrenin herhangi bir yıldızının yörüngesindeki herhangi bir gezegenin alelade misafirleri oluverdiler. Darwin de insanın Ademoğlu olmadığını, dünyada yaşayan sayısız türlerden doğal yollarla evrimleşerek türediğini bilim dünyasına kabul ettirince, hayvanlı insan tariflerinin sonuncusu “İnsan serkeş bir hayvandır” oluverdi. Olabildiğince çok okumalı, edinebildiğimizce çok bilgi edinmeliydik. Bu bir yarıştı, servet, mevki, statü, halkın teveccüh ve itibarı kolay kazanılamazdı. Schopenhauer’in dediği gibi; ”Her otuz yılda bir dünyaya hiçbir konuda hiçbir şey bilmeyen yeni bir nesil, genç bir kuşak gelir. Şimdi bunlar binlerce yıldır biriktirilmiş her türlü beşeri bilginin neticelerine büyük bir aceleyle saldırırlar. Her şeyi yalayıp yutmak, kısa yoldan gelip geçmiş bütün kuşaklardan daha zeki ve becerikli olmak isterler. Bu amaçla üniversiteye giderler, dönemlerine ve yaşlarına uygun yoldaşlar olarak kitaplar, hatta en yenilerini ve en son çıkmış olanları seçerler.seçtiklerinde tek şey ararlar: Her şey kısa ve yeni olsun, kendileri gibi..” . Neticede çok okuduk, çok malumat edindik, malumat denilen şeyin derin kavrayış ve hakikate ulaşmak için bir araçtan ibaret olduğunu düşünmeden. Sonunda servet, itibar, makam, teveccüh-ü nas vaad edilen bu yolda kulluğumuzdan da olduk, insanlığımızdan da. İlmin şehrinin ümmeti, eşref-i mahlukat, halife-i ruy-i zemin olarak geldiğimiz dünyada, paranın, sermayenin, enformasyon toplumunun kölelerine dönüştük.

Köleler olarak artık sahibimize, sisteme, hizmette kusur etmeyecek, kraliçesine sadık bir arı gibi denileni yapacaktık. Fabrikalar harıl harıl işleyedursun, artık üretimin ve tüketimin devamlılığını sağlayacak yeni bilgilerin, sahaların, branşların oluşturulması zamanıydı. Tüm dünyada araştırmacılar el birliğiyle ballarını çoğaltmak için canhıraş çalıştı, balın kalitesi falan önemli değildi, yutulabilir olması ve sisteme ayak uydurması yeterliydi. Ne kadar yayın o kadar sadakat, ne kadar sadakat o kadar itibar. Sisteme kazandırdığımız kadar kazanabiliyorduk. Malumatlar, belirli formatlarla üretilen güdümlü tezler ve çalışmalarla pekiştiriliyordu. Öte yandan, bilimsel ilerlemenin kesintisiz bir birikimin eseri olmadığı, bilakis bilimin yapısı gereği devrimlerle, kendinden önceki tezlerden kopmalarla sürdüğü görüşü Thomas Kuhn tarafından dile getiriliyor, üstelik bu kopmaların iyi yönde(hakikate doğru) mi şeytani yönde mi ilerlediğini mutlak olarak kanıtlamanın imkansızlığını öne sürüyordu. Ağır kimyasallarla, kitle imha silahlarıyla, yapay virüslerle kendini öldüren bilime insanlar ilerleme demek zorundaydı, çünkü paranın dehşetli enformasyon ağı bize başka türlü düşünme imkanı tanımıyordu. TV, radyo, cep telefonu, İnternet mağaradaki insanı bile fikir sahibi olmadığı konularda malumat sahibi yapıyordu. Hakikat isteyen zihinler, hakikat arayan dehalarla buluşturulmuyor, şeytani bir şebeke organize olup itibar linci ile zihinleri dumura uğratıyor, sahte aydınlar, profesörler ekranlardan eksik olmuyordu. Kervan yolda düzülüyordu.

Faal kovanlardan biri tıbbi sahaydı. Sayısız yayın on binlerce dergide yayınlanma sırasını beklerken en iyimser yaklaşımla araştırmacılar bilime ve insanlığa katkı sunduğunu düşünüyordu. Fakat tıbbi literatür-sermaye arasındaki ahlaki olmayan yakınlık ayyuka çıkmıştı: “… Resmin bütününe bakarsak, yanlılığın (“bias”) sadece birkaç izole durum için söz konusu olduğunu söylemek saflık olur. Yanlılık tüm sisteme sızmıştır. Hekimler geçerli ve güvenilir bilgi için tıbbi literatüre güvenemezler. Son yirmi yılın New England Journal of Medicine editörü olarak, ne yazık ki ulaştığım son fikir budur ve son yıllarda daha da kuvvetlenmiştir…” (Angell, 2008). “… klinik araştırmalar sistemi tümden kazanç elde etmek amacını gütmektedir. Son on yıldır çok talihsiz bir duruma tanıklık ediyoruz; ilaç endüstrisinden sponsor yardımı alan kurumlarda kabul edilmesi olanaksız çıkar çatışmaları söz konusudur … bir zamanlar yüce idealleri olan ve açıkça kamunun çıkarlarını gözeten araştırma sistemi giderek yozlaşmıştır … tıp araştırmalarının kazandığı ticari boyut hastaların esenliğine ve hasta doktor arasındaki özel ilişkiye gölge düşürmektedir. Bu ilişki günümüzde her yandan paranın saldırısına uğramaktadır…” (Relman, 2002). “… ilaç endüstrisi pek çok hekimin ahlaki değerlerini saptırmıştır…” (Kassirer, 2005). “Bilim adamları endüstri ürünleri aleyhine yayın yaptıklarında kişisel olarak saldırıya uğrayacaklarından, araştırma desteklerini kaybedeceklerinden, hatta haklarında ticari kayba yol açmaktan davalar açılmasından korkmaktadırlar. ” (Kennedy, 2006).

Günümüzde sermayenin malumat bombardımanı fütursuzca sürerken, adını Covid-19 koydukları salgın eliyle, Müslümanlardaki yaşam hırsını, ölüm korkusunu (vehn), yaşamak için dinin herhangi bir hükmünü terk etmeye hazır durumda olmalarını, bir cemaat olarak birlikte hareket etmek yerine sosyal izolasyonla teker teker köşeye sıkıştırılmaya razı olmalarını göstermesi sistem için yeterli gibi görünüyor. Gün gün ölen insan sayısı ile, artan vaka sayıları ile insanların acizlikleri yüzlerine vuruluyor, meded istenecek tek mercinin kendileri yani bilim olduğu, sadakatle onlara bağlı kalmamız gerektiği salık veriliyor. Kendi elleriyle ürettikleri hastalığa karşı onların şefkatine sığınmamız isteniyor. Her gün, her saat, her an, her yerde, herkesin eliyle ve diliyle artırılan paniğin kaynağının TV’ler, gazete manşetleri, haber siteleri, sosyal medya olduğunu, bu haber kaynaklarının olmamasının ekonomik, sosyal, psikolojik açılardan nasıl bir etkisi olacağını hissedebiliyor muyuz? Tarihin hiçbir döneminde görülmemiş namaz yasakları ve ana-babayı evladından ayıran sosyal izolasyonun açtığı yaralar bahs-i diğer.

Allah, Nur ismiyle akıl, kalp ve ruhumuzu imanla nurlandırdığında, bizler dünyayı ahiretin tarlası, geçici bir misafirhane, Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatlarının tecelligahı olarak gördüğümüzde, ölümü bir yok oluş değil bir uyanış, kabri yok edici bir çukur değil, ebedi istirahatgaha açılan bir bahçe kapısı olarak gördüğümüzde, vahye ve sünnet-i seniyyeye dayanan kendi mefkurelerimize uygun bilimi üretecek, marifetulah ve muhabbetullah maksadıyla tezgahlarımızı işleyeceğiz. Küfrün köleliğinde geçirdiğimiz asırlara hayret edeceğiz. İnşallah!

Belki bunları da beğenirsin...