Zan Perdesinden Hakikate Bakmak

İnsan bir âlemdir. Her âlemin farklı dilleri vardır.  İnsanın bu âlemlerde kendi dilini bulması birçok şekilde olabileceği gibi bazen de karşılaşmalarla olur.  2020 senesinde bir ramazan akşamında Dilsiz adlı bir filme rastladım. Başlangıçta ismi ilgimi çekmişti. Dilsiz’e dil olmak için izlemeye koyuldum. İnsan en çok kendisini bulduğu, kendisinden parçaları sezebildiği eserlerle hemhâl olabilirmiş. Bir eserin okur/izleyici karşısında anlam bulabilmesi biraz da kendisinden izler taşımasıyla mümkündür. Dilsiz benim sinemayla aramdaki ilginin kurulmasına vesile oldu diyebilirim.

Film, yönetmenlik koltuğunda Murat Pay’ın oturduğu senaristliğini ise Pay ile Selman Kılıçaslan’ın üstelediği 2019 yılına ait bir yapımdır. Daha önceleri kısa filmleriyle kendini gösteren yönetmen/senarist Murat Pay’ın ilk uzun metrajlı filmi olarak sayılabilir. Filmin başrollerinde Sami karakteriyle karşımıza çıkan Ozan Çelik, Selma ile Vildan Atasever, Hattat Eşref Bey ile Mim Kemal Öke yer almaktadır. Filmi kısaca özetlersek,  uzatmalı bir talebe olan ve küçük bir evde yalnız yaşayan Sami bir gün babaannesinin ölüm haberini alır. Onun son yolcuğunda yanında olmak için yola koyulur. Gittiğinde ona babaannesinden “küçük” bir mirasın kaldığını görür. Bu miras bir hat yazısı ve yazının okunduğu bandın bulunduğu bir sandıktır. Sami merakla bu bant kaydını dinler, levhanın üzerindeki yazının ardına düşer. Bu esnada geçimini duvara yaptığı resimlerle sağlayan Sami yeni bir iş bulur. Bu iş bir çocuk kütüphanesine duvar resimleri yapmaktır. Bu kütüphanenin memuru ise Selma Hanım’dır. Başlangıçta Sami, sıradan hemen hemen her çocuğun dikkatini çekebilecek resimleri duvarlara çizmeyi düşünürken Selma Hanım’ın önerisiyle farklı düşünmeye başlar. Göstermekten ziyade sezdirmeye…

Selma Hanım önceleri hat sanatıyla ilgilenmiştir. Bunu odasındaki hat levhalarından ve filmin ilerleyen bölümünde bu sanatı icra etmek üzere Hattat Eşref Bey’den icazet almasından anlarız. Sami, odasındaki hat levhalarından hareketle bu sanatla ilgilendiğini düşündüğü Selma’ya babaannesinden kalan levhayı gösterir. Selma bunu okuyarak levhanın hattatının Safranbolulu Hacı Abdullah Efendi olduğunu bugün o silsileden devam eden tek bir ismin kaldığını o ismin de Hattat Eşref Bey olduğunu söyler. Böylelikle Sami hat sanatına ilgi duymaya başlar. Talebe kabul etmeyen Hattat Eşref Bey’e ulaşmanın ve ondan dersler almanın yollarını bulmaya çalışır. Tabi bu pek kolay olmayacaktır. Zira İslam sanatları eğitiminde talebeye önce sabır öğretilir.  Heves etmekle talep etmek arasında çokça fark vardır. Eşref Bey de bu durumun bilincinde olan bir üstat olduğu için Sami’yi önce sebat imtihanından geçirir. Bir anlamda izleyici Sami, Selma, Eşref Bey üçgeninde modern bir seyri sülük terbiyesi görür.  Sami kabul olunmadığı bu seyre olan inancını belli etmek adına hattatların piri kabul edilen Şeyh Hamdullah Efendi’ye bir şekilde derdini anlatır. Bu hâlden haber alan Eşref Bey Sami’nin hiç beklemediği bir anda karşısına çıkar. Artık talebesi olduğu müjdesini verir. Burada heves etmek ile talep etmek arasındaki büyük farkı hissettirme açısından Sami ile Eşref Bey arasındaki münasebet önemlidir.

Dilsiz, modern dönemlerde geçen seyri sülük eğitimini hatırlatan bir konuyu ele alır. Yol önce sağlam bir niyet ile başlar.  “Salih niyet bir işin yarısıdır.” Ardından sebat gelir. Sabır olmadan yollar yürünemez. Sabır edeple yolda olmak demektir. Edebin olmadığı yerde eğitim de olmaz. Yolda yürünmez. Nihayete varıldığını sandığımız her şey esasında yeniden başlar. Nihai olanın mutlaka bir noktası noksandır. Yeniden zuhuratın oluşması için yine bir noktaya ihtiyaç vardır.  O halde modern dünyanın insanı olan Sami kendisine bir dinleyen aramaktadır. Aradığını bulabilmek bulduğunun da aradığı olduğunu hissedebilmek için her daim görmekten ziyade hissetmenin yollarını arar. Zira farkında olmasa da o hisli bir yüreğin akıldan öte hikmetin hâkim olduğu bir medeniyetin çocuğudur. Kökler, kapalı bir sandığın içinde onu mutlaka bulacaktır. Dallar ise her ne kadar rüzgâra karşı savruk olsa da en nihayetinde kendisinin bağlı olduğu köke kavuşacaktır. Hoşça bakacaktır zatına zira o hoşça bakan bir kökün dalı olduğu için.

Aşktır her ne varsa âlemde diyen bir medeniyetin devamı olan Sami, o aşkın zuhuratını Selma’da bulur. Hatta kendine bile ifade etmekten çekindiği “zanlardan” olsa da.  Aşk odur ki maşukuna kavuşamasın.  Dilsizin dile gelmesi de aşkın konuşması da ayrılıktan olsa gerek. Bu şekilde devam eden anlatı Sami’nin zanlarından kurduğu aşkı Selma’nın “elif” tavrında saklı kaldığını görür.  Zira hayat tam olduğunu zannettiğin anda zaman mefhumundan vurarak olmadığını insana farklı yollarla anlatmasıyla meşhurdur. Selma’nın film içerisindeki tavrı da bu anlamda düşünülebilir.

Sami, yaşadıklarıyla Selma’dan incinmiştir. Hatta Eşref Bey eski talebesi olan Selma’nın ona kendimin de talebemin de medarı iftiharıdır dediği icazetnameyi müzayedeye çıkarmasından incinmiştir. Eşref Bey, Sami’nin meşkte hocasından önce kendine yol tayin ettiği için incinmiştir.  Sami sahip olduklarından uzaklaştıkça bir başka ifadeyle edebe uygun davranmadıkça Tahir’i incitmiştir. Bu anlamda Dilsiz filmi temel çatışma olarak “incinen mi inciten mi” üzerine kurulmuştur.

Filmde seçilen karakterlerin hemen hemen tamamının bir sembol olduğu malumdur. Sami’nin dinleyen, Selma’nın huzur, Eşref’in şeref kazanmış, Tahir’in pak temiz anlamlarına geliyor olması bunun örneğidir. Sami dinleyeceği, huzur bulacağı bir Selma aramaktadır.  Selma yaşadıklarından –bir çocuklu anne,  borçlar- anladığımız üzere huzura hasret, hat sanatıyla ilgilenmesi, ötelerle olan bağıyla manen güçlü bir hoca olmasıyla şeref kazanmış Eşref, dünya ile olan münasebetiyle pak temiz kalabilmiş Tahir bu durumun en bariz göstergesidir. Hayat, barındırdığı zıtlıklarla anlamlı bir bütün oluşturur. Dilsiz de zıtlıklar üzerine kuruludur. Dilsiz isminin de içerisinde karşıtlık taşıması bu sebeple düşünülebilir.

Tasavvuf öğretisinde ahlak anlayışı incinmek mi incitmemek mi düsturu çerçevesinde şekillenmiştir. Erzurumlu Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi

“Âşık der, inci den den
İncinme, incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen, incitenden”

Efe, bu iki halin son noktasını incinenin incitenden kemalde noksan oluşuyla koymuş. Dilsiz’de Sami, Selma’dan, Eşref ise Selma ve Sami’den incinmiştir.  Bu durumdayken incinenler incinme sebeplerine vakıf olduklarında kendi yaptıklarından pişman olacak ve incinen olmak isteyecektir.

Bu haliyle Dilsiz, Londra’nın ortasına konulmuş bir Leyla gibi köklerine hasret Mecnunlarını beklemektedir.  Şüphesiz Leylasını bulan onda Leyladan öte şeyler de bulacaktır.

 

 

Belki bunları da beğenirsin...