Yorgun Savaşçı: Kemal Tahir

Asıl adı İsmail Kemalettin Demir olan yazar, 13 Mart 1910’da İstanbul’da doğar. Babası Tahir Bey annesi Nuriye Hanım’dır.

Tahir Bey, İkinci Meşrutiyet öncesi alaylı deniz subaylarındandır bunun yanında Abdülhamit’in hünkâr yaverliğini ve Yıldız Sarayı özel marangozluğunu yapmıştır. Tahir Bey, 1908 yılında emekli olsa da 1912 Balkan Savaşı ve sonrasında çıkan diğer savaşlar dolayısıyla tekrar askere çağırılır. Bu süre zarfında Nuriye Hanım bir yandan ev geçindirmek bir yandan da iki çocuğunu okutmak amacıyla şehir şehir dolaşmak zorunda kalacaktır.

Kemal Tahir’in ilköğretim macerası da bu yüzden onun çeşitli okullara gitmesiyle başlar. Tahir Bey’in Çanakkale Savaşı’nda ağır yaralar aldıktan sonra kardeşinin yanına, Kasımpaşa’ya taşınması ve tekrar marangozluk yapmaya başlamasıyla bütün aile için yeni bir düzen gelir. Kemal Tahir, Kasımpaşa Cezayirli Hasan Rüştiyesi ’ne devam eder ve 1923 yılında ortaöğretimini tamamlayarak Galatasaray Sultanisi ’ne girer.

1926 yılına kadar öğretimine devam etse de annesinin ölümü üzerine okulu yarıda bırakmak zorunda kalır ve hayatı kısa yoldan kazanma ihtiyacı hisseder. Okulu yarıda bıraktıktan sonra bir süre (1928-1932) avukat katipliği, Zonguldak’ta ambar memurluğu ve 1932’den 1939’a kadar da çeşitli gazete ve dergilerde düzeltmenlik, röportaj yazarlığı, çevirmenlik, Yenigün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik ve Tan Gazetesi’nde yazı işleri müdürlüğü yapar.

Kemal Tahir bu konuda kendisine yöneltilen bir soruya şu sözlerle karşılık verir:

“Birinci Dünya Savaşı sonrasında çıkmış bir modadır… yazarın uzmanlık istemeyen çeşitli alt tabaka zanaatlarında çalışmaları. Böylece bu sanatçılar daha sağlam olarak kendilerini halktan gelmiş saydırabileceklerini ummuşlardır; yine öylece bazı basit zanaatlara girip çıkmak suretiyle yazarların daha iyi tanındığı uydurması yayılmak istenmiş ve bir sürü kabiliyetsiz yazar böylece kendilerini, bilhassa tercüme edilerek sunulmuş, Doğulu toplum okurlarına, çeviri okurlarına yutturmuştu. Şimdi modası geçmiştir. Çünkü yutan alık kalmamıştır. Artık en basit okuyucu bile bilir ki gerçek yazarın yazar olmadan önce bazı zanaatlara girip çıkması önemli değil, yazar olarak bu zanaatlar hakkında neler bildiğidir.”

Kemal Tahir daha ilkokul yıllarında bile Türkçeyi çok iyi kullanıyor ve kitaplardan ayrılamıyordu. Belki de bu yüzden yazı yazmaya kendi değimiyle mektepte heves etmiştir. Bu heves ilk olarak 1931 yılında İçtihat Dergisi’nde yayımladığı şiiriyle baş gösterir. Onun şiir anlayışını etkileyen en önemli Türk şair ve düşünür Nazım Hikmet’tir. Dolayısıyla Nazım Hikmet’i tanımadan önce yazdığı şiirlere baktığımızda o yılların zevkine paralel olarak, Yahya Kemal, Baudelaire, A. Rimbaud, E. Verhearen gibi şairlerin etkisinde kaldığı söylenebilir.

Kemal Tahir’in Nazım Hikmet’le ve onun şiiriyle tanışması 1929’lu yıllara denk gelir.

“O yıllarda Gülhane parkında, eski saraya yakın olan Alay köşkünde sık sık edebiyat akşamları tertip ediliyordu. Bu akşamlardan birinde, şair arkadaşlarımdan biri ile ben hazır bulundum. Akşamı tertipleyen heyetin başkanı Peyami Safa, Nazım Hikmet’i dinleyicilere “ünlü Türk şairi” diye tanıttı. Nazım, şiirlerini okumaya başladı. Şiirler arasında “Güneşi İçenlerin Türküsü” de vardı. Biz de o zamanlar şiir yazıyor yahut yazdığımızı sanıyorduk. Yahya Kemal’in etkisi altındaydık… Nazım’ın gümbür gümbür şiirini duymamızla kan başımıza sıçradı. O kadar sersemlemiştik ki, sokağa çıkınca aklımızda kalan mısraları birbirine ekleyerek şiirleri restore etmeye çalışırken az kalsın tramvayın altında kalıyorduk.”

1939 yılına kadar çeşitli gazete ve dergilerde gerek takma gerekse kendi adını kullanarak birçok şiir yayımlar. Kemal Tahir kendi şiiri hakkında şöyle bir itirafta bulunmaktan kendini alamamıştır;

“1940 yılına kadar gazete ve mecmualardaki çeşitli yazı çalışmalarını saymazsak yalnız şiirle uğraştım.  Kötü bir şair olduğumu burada açıklamalıyım. Şiir çalışmalarından bana Türkçede düz yazıyı iyi yazabilme daha açıkçası kelimeleri değerlendirme idmanı kaldı.”

Ölümünden sonra notları arasında çıkan “Hür Şehrin İnsanları” adlı otobiyografik romanda gençlik dönemi ayrıntılarıyla anlatılır. Ayrıca Kurt Kanunu ve Yol Ayrımı romanlarındaki Gazeteci Murat, Kemal Tahir’in gençliğiyle alakalı ipuçları vermektedir.

Nazım Hikmet’in şiddetle kovuşturulduğu 1938 yılında Kemal Tahir’de Nazım’ın arkadaşı olarak dikkat çeken bir gazetecidir. O sıralar donanmada üst çavuş olan kardeşi Nuri Tahir aracılığıyla erbaşlara Sabahattin Ali’nin hikâye kitaplarını göndererek propaganda yaptığı iddiasıyla, askeri isyana tahrik ve teşvik suçundan on beş yıl ağır hapse mahkûm edildiğinde bir yıllık evlidir. Takriben on üç yıl yattığı Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinden 1950 yılında dört bin sayfaya yakın notla, romancı olarak çıkacaktır.

Kemal Tahir İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra İzmir Ticaret Gazetesinin İstanbul Temsilciliği görevinde bulunur. Körduman, Bedri Eser, Samim Aşkın, F. M. İkinci, Nurettin Demir, Ali Gıcırlı gibi mahlaslarla çeşitli öyküler, senaryolar ve romanlar kaleme alır. Yazarın özellikle hapse girdiği ilk yıllarda yazdığı romanlara baktığımızda Anadolu’nun etkilerini görmek mümkündür. Bu romanlar daha ziyade ekonomik bir katkı sağlamak amacı taşır. Bu dönem Kemal Tahir için bir geçiş dönemi niteliğindedir.

Kemal Tahir’in geçiş ve gelişim dönemlerine ait en dikkat çekici eserleri ölümünden sonra yayınlanan Damağası ve Namusçular romanlarıdır. Damağası, Orta Anadolu ağzının kullanıldığı bir eserdir. Yazar kahramanlarını konuşturarak eseri inşa eder. Eserde kullanılan Orta Anadolu ağzı eserin bütününe hâkim olmak yerine kahramanlarla sınırlı kalmıştır. Bu durum eserde çeşitli kopmalara ve aksamalara neden olur. Oysaki Kemal Tahir’in romanlarında dil, kahraman ve tiplerin dili olarak değil eserin dili olarak karşımıza çıkar. Yazarın olgunluk dönemi olarak tanımlayabileceğimiz sonraki dönem eserlerine baktığımızda bu tür kaygıların yavaş yavaş yok olduğunu görüyoruz.

Kemal Tahir’in kullandığı uslup, bu dilin bir uzantısı olarak belirir. Kısa cümlelerle ve konuşma tarzında inşa edilen ontolojik yapı zaman zaman Dede Korkut’ta gördüğümüz Şark hikayeciliğine doğru kaysa da Türk romanıyla çok özgün bir ilişki meydana getirir ve Türk Romanı başlığını atabileceğimiz geniş bir tezin parçası olmayı hak eder. Yazarın dil ve uslup anlayışıyla alakalı olarak çıkarılacak en önemli sonuç onun tarihselliği önemseyerek dilini güncelle sınırlandırmadığı, dolayısıyla çok önemli bir merhale elde ettiği gerçeğidir.

Her ne kadar Kemal Tahir’i romanlarıyla tanımlasak da yazarlık serüveninin gelişiminde bir dayanak olduğunu ifade edebileceğimiz öykülerinin önemi yadsınamayacak kadar çoktur. Kemal Tahir, öykü ile doğrudan bir uğraş olarak sadece 1937-1941 yılları arasında ilgilenmiş sonraki dönemlerde alakasını tamamen yüzeyelleştirmiştir.

Onun öykü sanatına ilişkin görüşleri en çıplak biçimde Mustafa Bayar’ın mülakatında verdiği cevaplarla karşımıza çıkar. Kemal Tahir burada öyküyü tamamen farklı gördüğünü ifade eder:

“Bu iki sanat kolunun (roman ve öykü) birbiriyle doğrudan hiçbir ilişiği yoktur. İlişiği var gibi görünmesinin sebebi; bazı yazarların, hikâye konularından romanı andırır kitaplar meydana getirmeleridir.”

Yine Akşam Gazetesi’ne verdiği bir cevapta ise öykü ile alakalı şu cümleleri kullanır;

“Hikâyede çuvallayan birinin romana geçmesi söz konusu olamaz. Romancılar, gerçek romancılar, romancı özelliğiyle doğarlar. Yaşayışlarında fırsat bulurlarsa romancı olurlar. Bunlar başlangıçta hikâye yazarak işe girişirler. Bu hikayeler bir çeşit anlatım, görüş açısı ve dil idmanlarıdır.”

Yazarın ilk öyküleri tematik olarak sevgi, emek, kıskançlık gibi kalıp konuları içerir. Kemal Tahir’in romanlarında gördüğümüz salt gerçekçilik öykülerde çok fazla yer bulmaz. Olaylar ise gerekmedikçe şaha kalkmayan, sakin bir atmosferde sunulur. Genellikle emek ve alın teri gibi kavramlar salt gerçeklik dediğimiz olgunun yansımalarıdır. Karikatür’de çıkan öyküleri ise mizahidir, bu durum onun öykücülüğüne yeni bir boyut kazandırır.

Yazarın tek öykü kitabı olan Göl İnsanları, 1941 yılında Tan gazetesinde Cemalettin Mahir takma adıyla tefrika edilir. Öykülerin kitaplaşması 1955 yılında gerçekleşmiş ve 1969’da yapılan ikinci baskısına yazar tarafından dört öykü daha eklenmiştir. Tefrika olarak yayımlanan ilk dört öykü son baskıda küçük değişikliklere uğramıştır.

Öykülerindeki kişilerin hepsi köylüdür. Yazar kişileri karakter olarak ayırıp tanıtır ama temelde bir benzerlik içinde olduklarını hissettirir. Bu durum onun tek bir karakterin değil herkesin dramını konu edindiğini açıkça ilan eder. Yine bütün karakter ve tipler yaptıkları işin neye yaradığını merak ederler ve bu merak asla yüzeysel olarak kalmaz, hep derine iner. Her türlü ortamda ve konuda haklı olan taraf aslı, gerçeği merak eden taraftır, Anadolu tarafıdır, köy ve köylüdür. Kemal Tahir ağırlıklı olarak bir olay hikayecisidir. Bundan dolayıdır ki eserlerinde belli bir dönem değil bütün bir hayat vardır.

Kemal Tahir 1960’lı yıllardan itibaren Türk sinemasıyla yakından ilgilenmiş, çeşitli takma isimlerle senaryolar kaleme almıştır. Bunlardan bazıları sinemaya aktarılırken bazıları ise yazar tarafından romana dönüştürülmüştür. Kemal Tahir senaryolarında genellikle Murat Aşkın ve Bedri Eser takma adlarını kullanmıştır.

Yazarın uyarlaması yapılan ilk eseri Yorgun Savaşçı’dır. Eser 1974 yılında TRT Genel Müdürü İsmail Cem’in Türk edebiyatı kaynaklı projeleri kapsamında televizyona aktarılmak istenir. Bu bağlamda TRT’ye bağlı olarak çalışan Halit Refiğ gibi isimler bu proje için görevlendirilir ve süreç başlamış olur. Gel gör ki Kemal Tahir’in sanat tutumuna nedensiz bir karşı çıkma imkânı elde etmiş bazı kişi ve kurumlar çeşitli spekülasyonlar yaratarak önce projeyi geciktirmişler sonra da TRT’nin o zaman ki yayın anlayışı kurallarına aykırı olduğu iddiasıyla projeye büyük bir engel koymuşlardır. Olayın medyaya taşınması ve beraberinde gelen onlarca yorum, eleştiri ve itirazın ardından 18 Kasım 1983 günü bütün Türkiye’yi şok eden bir olay olur:

“Kanun Adamı adlı televizyon dizisi için yapılan kokteylde Macit Akman, iki elini havaya kaldırıp gayet rahat bir tavırla Yorgun Savaşçı’yı yaktırdığını açıklar. Son Havadis ve Güneş gazetesi muhabirleriyle Akman arasında geçen diyalog şu şekildedir:

  • Yaktırdım kardeşim, çünkü sakıncalıydı.
  • Filmi seyrettiniz mi?
  • Hayır
  • Senaryoyu okudunuz mu?
  • Hayır
  • O zaman yaktırma kararını nasıl verdiniz?
  • Filmin iyi olmadığını bana söylemişlerdi!”

Kemal Tahir’in sanata karşı olan perspektifini ele aldığımızda şöyle bir değerlendirme yanlış olmaz; erken Cumhuriyet devrinin sıkıntıları birçok şair, yazar, düşünür ve aydını etkilediği gibi onu da etkilemiştir. Dönem hükümetleri tarafından alınan kararlara ve yapılan eylemlere baktığımızda yeni kurulan sistemin tam anlamıyla idrak edilmemesinden kaynaklanan anlaşmazlıklar herkes açısından bir sıkıntının kaynağıdır. Fakat Kemal Tahir’i birçok toplumcu erken Cumhuriyet yazarından ayıran en önemli faktör onun bilimsel metotlarla gerçekçiliği ön plana çıkarmasıdır.

Kemal Tahir’in 1936-1946 yılları arasındaki görüş açısı sosyalist dünya görüşüdür. Kendini hiçbir zaman bu tür tanımlamalarla ifa etmeyen yazar, “Marks ve Engels’in Doğu toplumlarıyla ilgili görüşlerini araştırmakla yetinmemiş, Cumhuriyet dönemi resmî ideolojilerinin dışında kalan Ömer Lütfi Berkan, Mustafa Akdağ, Halil İnalcık, Niyazi Berkes, Şerif Mardin gibi bilim adamlarının eserlerini de incelemiştir.”

Bütün bunların sonucunda Kemal Tahir’in eserlerindeki ideolojik anlayışı şu şekilde özetleyebiliriz;

“Osmanlı- Türk toplumu; Marksizm’in toplumsal sosyo-ekonomik sürecinde birbirini izleyen zorunlu aşamalar olarak gördüğü; ilkel topluluk-kölecilik-feodalite-kapitalizm sürecinde yer almaz. Kendi kültürel ve sosyal yapısından kaynaklanan çok daha özel bir gelişme süreci, dinamikleriyle çok daha farklı bir yapısı vardır. Bu nedenle Batılılaşma; gerekli altyapısı olmayan bir topluma, soyut ve biçimsel bir üstyapı getirme çabasından başka bir şey değildir. Köklü bir ekonomik ve toplumsal devrim yapılmadan başlatılan tepeden inme uygulamalar taklitçiliktir.” Bu ana fikir çerçevesinde Kemal Tahir’in eserlerine baktığımızda tarihsel bir birikim görmemek neredeyse imkansızdır.

Bütün bunların haricinde Kemal Tahir iyi bit dost, gerçek bir yazar, yeri doldurulamayacak bir düşünür, ciddi bir entelektüeldir. Kemal Tahir, gerçek bir aydın olduğunun sinyallerini verir ve her şeye rağmen mevcut düzenin- resmi görüşün dışında kalmayı başarır.

Kemal Tahir 21 Nisan 1973’te, altmış üç yaşındayken İstanbul’da hayatını kaybeder. Fakat asla kurtlukta düşeni yememiştir ya da kurtlukta düşen taraf olmamıştır. Onu özel kılan bütün olumsuzluklara rağmen bir tavır geliştirmeyi başarmış olmasıdır. Bu tavrından hiçbir koşulda ve şartta hatta eserlerinde bile vazgeçmemiştir. Tıpkı Kurt Kanunu’nda dediği gibi: Emin Bey’i soran arkadaş; o burada…

ESERLERİ:

ROMAN

  • Sağırdere (1955)
  • Esir Şehrin İnsanları (1956)
  • Körduman (1957)
  • Rahmet Yolları Kesti (1957)
  • Yedi Çınar Yaylası (1958)
  • Köyün Kamburu (1959)
  • Esir Şehrin Mahpusu (1961)
  • Bozkırdaki Çekirdek (1962)
  • Kelleci Memet (1962)
  • Yorgun Savaşçı (1965)

 

ÖYKÜ

  • Göl İnsanları (1955)
  • Devlet Ana (1967)
  • Kurt Kanunu (1969)
  • Büyük Mal (1970)
  • Yol Ayrımı (1971)
  • Namusçular (1974)
  • Karılar Koğuşu (1974)
  • Hür Şehrin İnsanları (1976)
  • Damağacı (1977)
  • Bir Mülkiyet Kalesi I-II (1977

SOHBET

  • Kemal Fahir’in Sohbetleri (haz. İsmet Bozdağ, 1980).

MEKTUP

  • Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar (ilk eşine mektuplar, 1979)

ÖDÜLLERİ

  • 1960 Dost dergisi anketi: Yılın en iyi romancısı
  • 1967-1968 Yunus Nadi Roman Armağanı (Yorgun Savaşçı ile)
  • 1968 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü (Devlet Ana ile)

İlk Yayımlanma: Ihlamur Dergisi, Kasım 2017

Belki bunları da beğenirsin...