BURJUVA

Werner Sombart (1863-1941) 1913’te yazdığı Burjuva’da,kapitalizmin biyolojik, psikolojik, sosyolojik, nasyonal ve teolojik yönlerden gelişimini kapsamlı bir şekilde işlemesine rağmen, meseleyi bir cümlede“Kapitalist zihniyet sorununun doğası ve kökenleri, olağanüstü bir şekilde karışık olup bugüne kadar sanılandan ve sandığımdan çok daha karmaşık bir şeydir” diye özetliyor.

Ekonomik tarihi kapitalizm öncesi dönem, eski moda kapitalist dönem ve modern kapitalist dönem olarak inceliyor. Prekapitalist dönem insanının ekonomik anlayışının tamamen gereksinimlerin karşılanma ya da harcama ekonomisi olarak tanımlanabileceğini söylüyor. 14.yüzyılda İtalyan site devletlerinde ilk defa toplumsal zemine kavuştuğunu iddia ettiği eski tarz kapitalizmin, 16.yüzyılda merkezini Amsterdam’a, 18.yüzyılda Londra’ya taşıdığını, modern kapitalizmin ise 19.yüzyılda Amerika’da yerleşmiş olup varlığını sürdürdüğünü beyan ediyor.

Sombart’a göre kapitalizm öncesi insanları gereksinim ekonomisinden kapitalist zihniyete dönüştüren önemli etkenler iki ana başlıkta toplanabilir:

1.Girişimcilik ruhu (para tutkusu, serüven aşkı,yaratıcılık ruhu veya projecilik gibi…)

2.Burjuva erdemleri (akılcı bir ölçülülük, düşünceye dayalı dikkat, düzen ve iradeli olma gibi…)

Pekala ne oldu da insanlar aniden girişimci ruha sahip oldular? Ya da kim insanlara burjuvaerdemlerine sahip olmayı telkin etti? Süreç içinde olumlu gibi görünen mezkür hasletler nasıl oldu insanı canavarlaştırıp modern insanı doğurdu?

Yazarımız, Ortaçağ başlangıcından itibaren kıymetli maden biriktirme, hazine oluşturma tutkusunun başta soylular olmak üzere, rahipler ve tüm Avrupa halkları arasında yayıldığını söylüyor. Tarihsel dönüm noktasının ise 13. yüzyıl olduğunu belirtiyor.13. yüzyılda para tutkusuna karşı Almanya’da protesto eylemleri yapılıyordu.L.B. Alberti(1404-1472), Dante(1265-1321), Erasmus(1465-1536) dönemlerinde cereyan eden aşırı para tutkusunu eleştiriyorlardı. Para tutkusunun fiili tezahürüyle serüvencilik hissi, girişimcimizi korsanlık, gaspçılık, kıymetli maden uğruna uzun askeri seferlere ve keşif yolculuklarına çıkma hatta simyacılık gibi meslek arayışlarına sevk etti. Daha çok para kazandıracak fikirler bulma işi (projecilik) kapitalist sürecin bahse değer unsurları olacaktı. Spekülatörlük, borsacılık Yahudi eliyle projeciliğin bir uzanımı olarak başlayacaktı.

Yazara göre, her ne kadar modern ekonomi insanına göre daha insani özelliklere sahip olsalar da, eski tarz kapitalistleri burjuva erdemlerinin teorisyenleri konumda sayabiliriz. Kitaplarıyla, fikri zemin hazırladıkları kapitalizmin modern ekonomi canavarlarını netice vereceğini ön görebilmişler miydi? Bilmiyoruz, ama modern insana düşen tek şey temelleri seleflerince atılan burjuva erdemlerini nesnelleştirmekten ibaretti( Günümüzde kişisel gelişim uzmanlarının müritlerine sundukları bütün öğretiler, LeonBattista Alberti’nin ya da Defoe’nin ya da Benjamin Franklin’in kaleminden çıkmış gibidir).

Eski burjuvada zenginlik ve servet sahibi olmak asla nihai hedef değildi. Onlar belirli miktar servet edindikten sonra bunu ömürlerinin sonuna kadar hayatlarını kırsalda, sessiz, sakin, sıkıntılardan uzak bir şekilde, rahatça idame ettirebilecekleri bir araç olarak görüyorlardı. Modern kapitalist ise yapmak, meslektaşlarının aleyhine iş yapmak kimseye yarar sağlamazdı. Modern dönemde, bunların yerini mutlak akılcılık (daha çok para getirecekse eski olan terk edilmeli, yeni olan hemen kabul edilmeli),olabildiğince yüksek kar için, kötü mal iyi maldan daha çok para getiriyorsa,ahlaksızca olsa bile kötü malı satma fikirleri alıyordu. Pazar hacmini artıracak her türlü faaliyeti (müşterinin ilgisinin çekilip baştan çıkarılması,bir şeyler satın almaya teşvik edilmesi gibi) özendirmek, ahlaksızlık ve utanmazlığın en ileri boyutlara bu dönemde taşındığını gösteriyordu. Eski dönem burjuvanın bir diğer özelliği de teknik konusunda takındığı tavırdı. Bu dönemde emek gücünün yerini almak isteyen makineye karşı ciddi bir direnç uygulandığı gözlemleniyordu. Bu direncin nedeni ise, emeği ile para kazanma şansı elinden alınacak olan işçilerin dilenci konumuna düşmelerini engellemek olduğu söyleniyordu. Modern dönem ise bu konuda da oldukça gaddardı: “ Her zaman katı ve fütursuz ol. İyi ve ahlaklı biri büyük bir şirketi yönetemez.”. İşe bağlılık, insanın makine ritmine uyması demekti. Tutumluluk adına, kaynak artığı olan metallerin toplatılıp tekrar kullandırılıyordu ama bir yandan da lüks şatolarda gösteriş baloları tertip ediliyordu. Dürüstlük, firmanın şöhreti demekti, sahibi ne kadar güvenilmez olursa olsun.

Yazar, dini özelliklerin kapitalizmle ilişkisini İslam’ı hiç zikretmeden konu ediniyor. Katolik Tommassoculuk ve Protestanlığın, Yahudilik gibi kapitalizmin hayat kaynakları olduğunu zikrediyor. Ortaçağ başlangıç zamanlarında Toscana (kapitalizmin iliklerine kadar hissedildiği Floransa’nın başşehri) kilisenin kalesi konumundaydı. Girişimcilerin teşvikini önemli bir dini görev, aynı zamanda gelir ve otorite kaynağı sayan kilise, tüccarlara günah çıkarma esnasında ya da farklı zamanlarda ticari öğütler verdirebilmek amacıyla “Summa teologica”denilen çok sayıda kitaplar yazdırmıştı. Protestanlık, İngiltere’de Püritenizm anlayışıyla zenginlik ve parayı aşağılayan bir anlayışa sahip görünse de Tommassocu etik anlayışı sahiplenmesiyle dolaylı yoldan kapitalist zihniyeti desteklemekteydi. Yahudilik ise kapitalizmi destekleyen bütün öğretileri gidebilecekleri en uç noktaya kadar gitmeye zorlamaktaydı. Yahudiliğin kapitalizme etkisini en çok Yahudi olmayanlara karşı uygulamakta oldukları tavırda bulabiliriz. Bir Yahudi başka bir Yahudi’ye faizle borç veremez ama Yahudi olmayana uygulayabileceği en ağır faiz yükünü yükleyebilirdi. Bir Yahudi’nin bir Yahudi’ye borcu varsa onu silmeli ama Yahudi olmayandan alacağını mutlaka tahsil etmeliydi. Yahudi olmayanlarla ticaret yapılıyorsa yalan, kusurlu mal satma, her türlü ticari ahlaksızlık yapılabilirdi. Yahudi, Yahudi olmayan birini abartılı fiyatlarla sömürebilirdi.

Yazar kapitalist sistemin İtalya’da ortaya çıktıktan sonra Hollanda, Londra ve en son Amerika’ya taşınmasını, toplumların serüvencilik ruhunu kaybetme, para tutkusunun rahata ermeye mağlup olması ve hayatlarını idame ettirecek paraya kavuştuktan sonra işlerden elini çekip kırsalda rantiye hayatı yaşamalarına bağlıyor. Amerika kıtasının kapitalist zihniyete aşina Avrupalılarca keşfi, burada zengin kıymetli madenlerin elde edilmesi ve modern tekniğin gelişimi, yeni kıtayı kapitalist zihniyetin son kalesi konumuna getirdi.

Günümüzde her anlamda etkinliğini artıran kapitalizm geriletilebilecek mi? İnsanların aydınlatılmasıyla bu dev yok edilebilecek mi? Yazar bunların acınası girişimler olduğunu söylüyor. Fakat kapitalizmi yok edecek çekirdeğin sistemin kendi içinde olduğunu, kapitalist serüvenin tarihsel akışına bakarak kapitalizmin yorulan bir seyri olduğunu söylüyor. Daha önceki kapitalist toplumların süreçlerinde gözlemlenen, paraya doyma hali, kırsala çekilip işleri rantiye alma hevesi kapitalizme galip gelecek ve dev yıkılacak. Belki de demokratik bir değişime kapı aralayacak, belki de yeniden ilkel doğaya döneceğiz, bilemiyoruz, diyor Sombart.

Hegel (1770-1831), “Akılsal olan gerçektir. Ve gerçek olan akılsaldır.” diyerek Batı’ya bilhassa Almanlara kendi işlerine gelmeyen gerçeklerle ilgilenme zahmetinde bulunmamayı telkin etti. Telkinden nasiplenen Sombart, Türk düzenini ve İslam’ı ağzına almadan kapitalizmin hikayesini yazdı.Her ne kadar Hegel “Avrupalı devletlerin ortak bir ilgi çıkarı Türklere karşı idi, doğudan Avrupa’ya akın akın istila tehdidinde bulunan bu korkunç güce karşı idi.” diyerek Türk düzeninin tarihsel rolüne atıf yaptıysa da, tilmizi ne islamın ve ne de müşahhas olarak Türk düzeninin kapitalizmin tarihi gelişimine olan etkisini nazara vermedi. Sombart’ın bütün emir ve yasaklarıyla kapitalizmi baltalayan İslam’ı, asırlarca kapitalizmin merkezini oradan oraya taşıtan Türk düzenini zikretmeme nedeni, Hegel’in bahsettiği korkunç gücün eski rolüne kavuşmasından korkması mıydı yoksa?

Belki bunları da beğenirsin...