Eve Dönmek Kendi(n)e Sarkıntılık Etmekten Başka Nedir?

Korona virüsün mahiyeti hakkında ve salgın sonrası oluşacak yeni dünya hakkında değişik kesimlerden bir sürü yorum yapıldı ve birbirinden farklı bir sürü tahmini proje ileri sürüldü. Bunların içerisinden en heyecan vericisi belki de Korona sonrası dünyaca bir komünist dönüşümün gerçekleşebileceği fikriydi. Sağlığı merkeze alarak bütün insanların ayrım gözetmeksizin birbirlerine destek olmaları, oluşturacağı bilinçle, “dünyanın ekonomik imkânlarını da eşit bir şekilde bölüşebilir miyiz?” fikrini ateşleyebilir miydi? Slavoj Zizek bu soruyu çok sessiz ve ezik bir şekilde sordu her kriz sonrası büyük bir merakla fikirlerini merak eden okurlarına. Her ülkeden nicelik olarak büyük bir sosyalist kesimi oluşturan okurlarına bu soruyla “böyle bir dönüşüm için savaşabilir miyiz?” veya “Savaşmalıyız.” gibi bir mesaj vermiyordu Zizek.[1] Büyük sermaye “acaba böyle bir dönüşümü mü düşünüyor” diye tahminde bulunuyordu sadece. Hatta “kapitalizmin sonu” diyerek büyük sermayeye yeni sömürü biçimi için teklifte buluyordu da diyebiliriz. Sürecin böyle bir dönüşümü hatırlatacak argümanlar içerdiği inkâr edilemez. İnkâr edilemeyecek ama kimsenin hatırlatsa da dile getirmediği bir benzerlik de Mahatma Gandi’nin “Pasif Direniş”i bence. Gandi’nin davasında ne kadar samimi olduğu hakkında fikir beyan etmeden bu sürecin, “pasif direniş”i hatırlatması gereken sistem için tehlikeli benzerlikler içerdiğinin ve bu pandemi sürecini daha iyi okumak adına bunları söylemenin, yazmanın bir gereklilik olduğunun altını çizmek isterim.

Mahatma Gandi İngiliz sömürüsüne karşı, İngiltere’ye hukuk okumak için gittiği zamanlarda giymeye başladığı tamamen Hint tezgâhlarında dokunmuş yöresel kıyafetiyle kendi halkına hitaben dedi ki: “Üzerinizdeki İngiliz kıyafetlerini çıkarın ve bu meydanda toplayın. Onları öyle bir ateşle yakın ki dumanı ta Londra’dan gözüksün.” Bağımsızlık mücadelesi için büyük şeyler istemiyordu. Hatta bir şeyler yapmalarını değil hiçbir şey yapmamalarını istiyordu halkından. Çünkü bir şey yapınca sömürgeciler güçleniyordu. Direniş büyüdü zamanla. Büyük kalabalık 13 Nisan 1919’da İngiliz Sömürge Ordusuyla karşı karşıya geldi. Gandi üzerlerine silah doğrultulmuş halkına: “Silahtan korkmayın, onlar sizi öldürmek için değil korkutup size istedikleri şeyleri yaptırmak için varlar. Kokmazsanız bütün silahları işlevini kaybedip metal parçalarına dönüşecek.” Korkmamak, yani ölümü göze almak. O gün 350’den fazla kişi hayatını kaybetti. Şimdi yaşadığımız süreçle “pasif Direniş”in sistem açısından tehlikeli olan benzerliği şu: Eve kapanarak ekonomik açıdan neye mal olduğunu hesap eden, sistemin ayakta kalmasında nasıl bir öneme haiz olduğunu kavrayan tüm dünya vatandaşları sağlık bilinçlerinin yanında bağımsızlık bilinçlenmesine de ererek salgından sonra işlerine bir daha geri dönmezlerse komünist bir dönüşümden daha farklı, daha yüce bir devrim gerçekleştirebilirler. Hiç kimse işine geri dönmezse kim sömürebilir onları? Evrensel ve enternasyonal paradigma sona ereli çok olmadı. Şimdi sözünü dinletecek, herkese bir çatı olacak başka bir isim bulmak kalıyor bu dünya kardeşliğine. Bencil ve nefsinin kölesi durumuna getirilmiş bu dünya nüfusundan böylesi bir devrim beklemek ütopyadan başka bir şey değil. Sistem insanların bu bencilliklerinden dolayı her zaman tuzaklarına düşeceğine, hakikat apaçık gözlerinin önüne konulsa da bu tuzağı tercih edeceklerine o kadar emin ki gerçeği dile getiren hiçbir düşünceye, eyleme engel olmuyor. Çünkü insanlar sözleri işitip içlerinde nefislerine en uygun gelene uyuyorlar, itaat ediyorlar.

Hangi sözün dinlenilebilir kıymete sahip olduğu meselesi bugünün meselesi değil tabi. Sermaye sahipleri bu kıymeti aristokratların elinden bilim vasıtasıyla aldı. Yani dünyanın yuvarlak oluşu, yerçekimi kanunu çok şeye mal oldu Avrupa’da aristokratlar açısından. Bilim her zaman büyük sermayenin yanında yer aldı. Bilim sayesinde de sermaye sahipleri büyük söz sahipleri oldular. Bilim sermaye sahiplerinin dilediği gibi çaldığı bir düdüktü, şimdi Dünya Sağlık Örgütü nezdinde tam bir orkestraya dönüştü. Tek söz sahibi olma iddiasında, hatta iddiadan daha öte durumda. “Sandığınız gibi nesnel bir şey değildir bilim” diyor Thomas Kuhn. Bir politik, kültürel, askerî gücün veya ekonomik gücün belirlediği olması gerekenler dizgesini bir paradigma olarak kabul eden bilim adamları, bu olması gerekenlerin hayata geçirilebilmesi için kuram üretirler, bilimi şartlar doğrultusunda zorlarlar. Yani bilimsel buluşlar, icatlar hepsi oldukça kültürel ve siyasal üretimlerdir. Bilimsel kuramlar da buna paralel olarak kültürel, siyasal veya politiktirler.[2] Masalla bilimsel bir kuram arasında sadece biçimsel farklılıklar vardır. Özde aynıdırlar. Birini diğerine nazaran daha ciddi, nesnel, objektif kabul etmen sadece bir tercihtir, bireysel bir inanıştır.

Said Halim Paşa bizde büyük bir buhrana sebep olan ahlaki çöküntünün başlangıcını II. Meşrutiyete bağlar. I. Meşrutiyette oluşturulan meclisin büyük oranda aynı fikirleri paylaşan dürüst ve imanlı insanlardan oluştuğunu söyleyerek bu durumun vekilleri belirleyen İttihat ve Terakki Derneği kurmaylarını rahatsız ettiğini dile getirir. Vekil seçilmesi için kendilerine görev verilen birimler bulunmuş oldukları bölgelerden en akıllı, milletin oldukça teveccüh gösterdiği en imanlı kişileri seçip göndermişlerdir. Bu durum Avrupaî anlamda bir meclis anlayışına uymamaktadır. Çünkü mecliste hiçbir konuda çatışma çıkmamaktadır. Hâlbuki istedikleri çatışma çıkmalı, mevzular tartışılmalı ondan sonra bir karara varılmalıydı. II. Meşrutiyette meclisi bu anlamda oluşturmaya dikkat ederler ve kendi şahsi menfaatini gözeten zenginlerin vekil olmasını sağlarlar. O tarihe kadar sözüne ve şahsına itibar edilen kesim okumuş ilim sahibi ulema ve memur kesimi iken bu meclisle birlikte bu anlayış değişmiştir diyor Sait Halim Paşa. Şahsi maddi menfaatlerini açıkça dile getiren ve o menfaatler uğruna çeşit çeşit siyasi etkinlikler düzenleyen insanlar dolayısıyla büyük bir ahlaki çöküntü meydana gelmiştir. İnsanlar ilk defa sadece paraları olduğu için, zengin oldukları için ilim sahibi olmamalarına rağmen itibar görmeye başlamışlardır. [3] Zenginlerin sözlerinin itibar görmesi o tarihten günümüze kadar büyük bir mesafe kat etti. Büyük başarılara imza attı. Öyle ki ilim sahibi olmak artık hiçbir şey ifade etmez oldu.

Salgın sonrası için sürekli vurgulanan “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü de bu anlamda oldukça manidar. Bilim kurullarının sözünün ilim kurullarının sözünden daha evla olma durumu bu süreçte daha da bir katiyet kazansa da yeni bir şey değil. Ama bu süreçte bilim kurullarının bağımsız hareket edip etmedikleri şüphesi de insanları rahat bırakacak gibi durmuyor. Hem ilmiye sınıfı hem de bilim kurulları mensupları zan altında. Geleneği taşıyacak yaşlı sınıf ise direk korona virüsün tehdidi altında.  Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak çünkü eskiyi yaşatacak zümre virüsle ortadan kaldırılıyor. 65 yaş ve üstünün hedef gösterilmesi salgından önce başladı. İlk olarak kendilerine sağlanan bir takım imkânlarla -belediye otobüslerine ücretsiz binme gibi- toplum nezdinde büyük itibar kaybına uğradılar. Şimdi de korona virüsün kronik hastalarla birlikte tek hedefi durumuna getirilerek bütün bu yasaklama ve kısıtlamaların, bütün bu ekonomik kayıpların müsebbibi gibi bir algıyla zan altında bırakıldılar. Mademki virüs 65 yaş altını öldürmüyor, tüm bu kısıtlamalara bu yaşlılar için göz yumuyoruz algısı salgın sonrası hayatta kalan bu yaş grubuna toplumun bakışını oldukça olumsuz etkileyecek. Sözüne itibar edilen bir kesim olma özelliğini gençlere devredecek. Kendilerine duyulan saygı azalacak. Bir kültürü taşıyan önemli bir unsur olma özelliğinin yanında bu yaş grubunun hepsinin toplumun anası ve babası olması özelliği Kuran’a muhalefet gibi daha vahim bir durumu karşımıza çıkaracaktır. [4]

“Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!”[5]

Yarın hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ekonomi, eğitim, sağlık, hukuk, ulaşım, devlet yönetimi, din anlayışı, bireysel özgürlükler… hepsi mi bir değişikliğe uğrayacak? Ne kadar değişecek? Bunlar üzerine bütün dünya yorum yapıyor kafa yoruyor. Oluşturulacak yeni dünyada yanlış ata oynamamak için, isabetli bir dönüşüm geçirerek iyi bir parsa kapmak için hesaplar yapılıyor. Yarın her şey eskisinden daha güzel mi olacak? Yoksa “en azından canımızı kurtardık” inancıyla mı kapanıyoruz evlere? Yaşatan ve öldüren, rızkı veren ve taksim eden aşkına “kalbimize dönmeliyiz”. Kalbimiz bize Hz. Adem’den beri hiçbir şeyin değişmediğini, kıyamete kadar da değişmeyeceğini açık bir şekilde gösterecektir.

Eve dönmek dünya hayatından yüz çevirmek anlamında bir aşamayı karşılamalı bizde. Ahiret hayatının gerçek yurdumuz olduğu gerçeğinin ilk aşaması. Şarkıya dönmek kıymetten düşürüp hayatımızdan çıkardığımız gerçek kaynaklarımıza dönmeye vesile olmalı. Pozitivizmin etkisiyle ilim yolunda kaynak olmaktan çıkardığımız masallarımız, hikâyelerimiz, menkıbelerimiz ve tabi özellikle şiirimiz eski kıymetine kavuşmalı. Ve en nihayetin bu dönüşlerle kalmayıp kalbine dönmek bir daha hiçbir şeyin eskisi olmayacağı bir uyanışı, idraki getirecektir bize. Bir Amerikalı gibi, bir İtalyan gibi daha güzel bir dünya özlemi içinde evde kalmak kendimize sarkıntılık etmekten, kendimize ihanet etmekten başka bir şey değildir.

Hangi söze itibar etmeli merkezinde günümüz koşullarını değerlendirmeye çalıştığım yazıyı kulaklarımızı mesh ederek bitirmek istiyorum: “Allah’ım bizi sözü işitip en güzeline uyanlardan eyle.”

[1] https://medyascope.tv/2020/04/05/slavoj-zizek-devrimlerin-sembolik-bir-kirilis-ani-vardir-koronavirus-salgini-nedeniyle-boyle-bir-siyasal-andayiz/

[2] Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Çev. N. Kuyaş), İstanbul, Alan Yayıncılık, 4. Baskı, 1995.

[3] Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Tercüman 1001 Temel Eser, Kervan Kitapçılık.

[4] “Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra 23 Elmalı Hamdi Meali)

[5] “Evde
anlaşılmaz bir tını
bilmem nereden gelir
uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan?
bilemem Yahudi değilim
gizli bir yerde genizam yok
bilemem insan nerenin yerlisidir
ömrüm burada
bütün Yahudiler gibi
raflara doğru, çekmecelere
sahanlıklara doğru geçti
yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için
bir sıvaydım kendime kendi ellerimde” (İsmet Özel. Of Not Being A Jew)

 

Belki bunları da beğenirsin...