Dünya Düzken Daha İyiydi
“Nafi Atuf’un bana verdiği bilgiye göre, kendisinin başkanı bulunduğu Maarif Cemiyeti, Amerikalı eğitim felsefecisi olan ve o zaman Türkiye’de tanınmaya başlamış olan John Dewey’nin cumhuriyet yönetimine verdiği eğitim raporları gereğine uyularak kurulmuş. Amerika’da ve hatta Avrupa’da tanınmakta olan pragmatizm adlı felsefe okulunu başlatan William James’in ardılı olan Dewey, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bağımsızlık kuran Sovyetler Birliği, Çin Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti gibi üç yeni devleti, ‘eğitim yolu ile kalkınma’ deneyi için üç yeni örnek olarak düşünmüş ve bu ülkeleri gidip görmüştü. Bu üç ülkeyi ziyaretlerini anlatan anıları bir kitap olarak yayınlanmıştır.
John Dewey’in görüşleri ile ilgilenen yeni Türk rejimi, sözünü ettiğim Maarif Cemiyeti adlı bu kurulun başına Türkiye’de eğitim alanında en çok tanınmış bir kişi olan Nafi Atuf’u getirmişti.” …. “Beni beğenip sevdiğini çeşitli davranışlarından bildiğim Nafi Atuf, bu okulda John Dewey’in tavsiyesi ile gelmiş olan Dr. Beryl Parker adında eğitim uzmanı bir bayan olduğunu söyledi. O dönemde Amerikalılar arasında (politikacı Amerikalılar değil, düşün adamı Amerikalılar arasında) Türkiye’ye karşı belirgin bir ilgi vardı.” (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, İletişim Yayınları, 3. Baskı, 2005, s.101)
Yukarıdaki alıntıda bahsi geçen olaylar 1930-33 yılları arasında cereyan etmektedir. 1924’te Tevhid-i Tedrisat kanunu çıkmış, 1928’de Harf devrimi yapılmış ve bunların doğal uzantısı olarak 1932’de Dil devrimi başlatılmıştır. Alıntıyı yapmamın sebebi, o yıllarda eğitim adına yapılan değişikliklerin ne kadar kendinden, doğal bir şekilde, dış müdahalesiz, sadece ve sadece karşılaşılan bir takım sorunlara zamanın ve şartların gereklilikleri göz önüne alınarak yapılan şuurlu müdahaleler olduğunu göstermektir. Apaçık görünüyor zaten değil mi? Bağımsızlığımızın diğer dünya devletleri tarafından tanınmasının şartıydı bu devrimler. Dünya pazarına, Pazar olma şartı…
Niyazi Berkes yazının devamında Maarif Cemiyeti Başkanı Atuf’un ısrarıyla mezkûr okulda idarecilik yapmayı kabul etiğini, kısa bir süre burada çalıştığını ve daha sonra da okulun belirlenen hedeflerden saptığını görerek görevinden ayrıldığını yazıyor. Eğitimde şu an geldiğimiz seviyeye bakılırsa belirlenen hedeflerden ne o zaman ne de şimdi bir santim bile sapılmadığı kanaatindeyim.
1789-1799 Fransız İhtilalı’ndan sonra mutlak monarşi devrilip, yerine cumhuriyet kuruldu. Bunu bir zafer, tüm insanlığın kazançlı çıktığı bir başarı gibi öğretiyoruz çocuklarımıza ama öyle değil. Fransız İhtilalı’yla kilisenin ve aristokrasinin ülke yönetimlerine olan etkisi tamamen ortadan kaldırılmış, yönetim tamamen burjuvazinin eline bırakılmıştır. Küresel sermaye de sermayesinin güvenliği ve akıbeti için kendilerinin de ait oldukları milletler dâhil tüm dünya milletinin eğitimine yön vermek zorunda kalmıştır ve dört elle bu işe sarılmıştır. Çocuk eğitimi alanında yapılanlar bu endişenin sadece bir parçası. Tüm insanlığı oluşturdukları sistemin bir parçası, hem de oldukça itaatkâr bir parçası yapmak için eğitmeye, dönüştürmeye çalışmışlardır. Erzurum’daki bir esnafla Los Angeles’teki bir esnafın aynı ticari yöntemleri deneyerek hareket ettiklerine bakılırsa bu çalışmalarında büyük başarı kazandıklarını da söyleyebiliriz.
Robert Koleji İstanbul’da 1863 yılında kuruldu. Daha öncesinde Anadolu’ya gelen misyonerler, yaptıkları saha araştırmaları sonucunda amaçlarına erişmek için sağlık hizmetlerini ve sıhhi eğitimi araç olarak kullanmaya karar verdiler. Hemen bir sürü Hıristiyan doktor ve bu alanda görev yapacak yardımcı eleman getirdiler. Amaçlarının sıhhi eğitim olduğu izlenimi verdiler. Daha sonra misyoner okulları patlaması yaşandı. Kreşlerden dini ve fen eğitimi veren okullara kadar bir sürü yabancı okul açıldı. Robert Koleji bunlardan biri sadece… Sisteme uygun insanlar yetiştirmek ve Amerikan kültürünü yaymak maksadıyla faaliyet gösteren bu okullar kendilerini popüler kılmak için spor ve atletizme oldukça önem verdiler. Öyle ki zamanla bu okullarda okuyan Müslüman öğrenci sayısı gayrimüslim öğrenci sayısını geride bıraktı. Varlıklı aileler çocuklarını bu okullarda okutabilme yarışına girdiler.
İşte yukarıda yaptığım alıntıda bahsedilen iyi yürekli insan John Dewey, yeni bağımsızlıklarını kuran ülkeleri babasının hayrına dolanıp etütler yapıyor ve ‘eğitim yoluyla Kalkınma’ projesi için pilot ülkeler seçiyor kendine ve ülke yöneticileriyle anlaşıp onlar için eğitim müfredatı oluşturuyor. Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi sürecinde Robert Koleji ve benzeri okulların oynadığı rol yakinen bilinmesine rağmen kabul ediliyor her teklifi. Her okulun önünde Dewey’in heykeli yapılmamış ama eğitimci olmak için girilen her sınav salonun girişine yerleştirilmiş, değmeden geçemiyorsunuz. Büyük vefa örneği…
Değişik yaşlarda değişik kurumlardan eğitim alıyoruz. Öğrendikçe kirleniyoruz. Okumaya çıkan her çocuk kaybediyor masumiyetini. Var olan sistemin içinde bir yer edinebilmek veya bir yer edindirmek için çocuklarımıza çabalayıp duruyoruz. Sistemi daha güçlendiriyor, zenginleştiriyoruz. Okulda başarılı olmayanları, yine sistemin müsaade ettiği alanlarda mesleki olarak yetiştirme yoluna gidiyoruz. Sistemin bir parçası yapıyor ve dünyada işlenen bütün cürümlere ortak ediyoruz.
Stephen Hawking bir kitabının önsözünde, Bertrand Russell’ın, 1900’lu yılların başlarında Avrupa’nın değişik yerlerine giderek oralarda insanlara (Köylülere) modern bilim ve astronomi üzerine konferanslar verdiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor yazısına: Russell bu konferanslardan birinde Dünya’nın Güneş’in çevresinde, Güneş’in de galaksimiz denilen uçsuz bucaksız yıldızlar kümesinin merkezindeki yörüngesinde dönüşünü anlatır. Konferansın sonunda, salonda en arkalarda oturan ufak tefek yaşlı bir kadın yerinden kalkar ve “Bütün bu anlattıklarınız saçmalık. Aslında dünya, dev bir kaplumbağanın sırtında duran düz bir tepsi” der. Russell kibirle gülümser ve “Peki kaplumbağa neyin üstünde duruyor?” diye sorar. “Sen çok zekisin genç adam, çok zeki” der yaşlı kadın. “Ama düşünemiyorsun ki onun altında da hep kaplumbağalar var!”
Dünyanın düz değil yuvarlak olduğunu insanlığa bir hizmet ve hayır olarak anlatmıyordu Russell. Para kazanıyordu. Ona bunu anlattırmak karşılığında para verenler ise şimdi küresel çapta zenginler. O ilmi alanlar ise sadık birer köle… Hikâye özetle bu…
Yani, Dünya düzken daha güzeldi.
Yeni bir eğitim anlayışıyla dünyayı dümdüz etme zamanı geldi. Hatta ilk hamle gerçekleşti bile… Ama onu burada yazmayacağım. Daha iyi anlaşılmak adına bir şiir tavsiye edeceğim size: Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı.
12 Ocak 2016-Gazetedoğu
