Ben’den Topluma ve Millete Yönelen Şair ve Düşünür: Muhammed İkbal
“Günler hayat heyecanından parlıyor
Cihetlerde görüldüğü o ışıktan değil”
Tümüyle hayatı benimseyen bir felsefe sistemi kurarak hayatın içindeki insana, tabiata, tanrıya ve bütün bunları kavramak için hayatı; akla ve aşka dönüştüren Muhammed İkbal, 1873 yılında Pakistan’ın Pencap eyaletine bağlı Sakalyat kentinde dünyaya gelir.
Cavitname’de; Günler hayat heyecanından parlıyor / Cihetlerde görüldüğü o ışıktan değil.” diyerek adeta kendi yaratmak istediği temel anlayışa bir tür kılavuz oluşturan İkbal’e göre dünya akılla, ahiret ise aşkla idrak edilecektir. Felsefi harmoni olarak adlandırabileceğimiz bu dünya görüşünde; Nazzam’ın hareketi, Eş’ Ari’nin atomculuğu, Gazali’nin sezgici arayışı, İbni Sina’nın hylomorphismi (Aristo’nun madde suret teorisi olarak açıklanabilir.) Mevlâna’nın, Aşkı Molla Sadra’nın asalet-i vücut ve cevheri hareketi, İmam Rabbani’nin vahdet-i şühudu, Hegel’ in mutlak beni, Bergson’un yaratıcı evrimi, Whitehead’in süreç felsefesi ile dolaylı bir bağlantı kurulur ve bunlar adeta bir araç olarak kullanılır.
İlk şiirlerini Lahor’da Doğu Dilleri Fakültesi’nde hocalık yaparken yazmaya başlayan Muhammed İkbal, Farsça şiirler de yazarak kendi uslup ve yöntemini köklü bir kültürle harmanlamayı başarmıştır.
Sadece sözlü kültürle değil İslami fıkıhlar üzerine de eğitim alan ve ilk başlarda Mir Hasan’ın ve Thomas Arnold’un İslam tebliği hakkındaki görüşlerini bir yol gösterici olarak kabul eden, sonraları Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile bu süreci ilerleten şair; sabit fikirli biri olarak kalmaz, düşünce yapısını adeta canlı bir organizma gibi geliştirir ve büyütür.
İkbal çok genç yaşta adını duyurmayı başarmış bir şairdir. Himalaya, Öksüzün Feryadı, Kandil ve Kelebek gibi manzumelerinin de içinde bulunduğu ekseri gazel tarzında yazdığı şiirlerinin temel konusu her şeyiyle Hindistan’dır. Vatan, millet, toprak gibi temalar simgeciliğin yani sembolizmin zayıf olduğu şiirlerinde genel bir gerçekliktir aslında.
Muhammed İkbal, şiirde tamamıyla realist bir bakış açısının gerekli olmadığını hatta şiirlerdeki muğlak unsurların insanları etkilemede yararlı olabileceğini söyler. Bizler onun şiir anlayışını işlevci olarak tanımlayabiliriz. İkbal’e göre sanat; toplumu güçlendirmeli, ona hayat vermelidir. Onun sanatının tek hedefi Müslümanların ferdiyet ve kişilik bakımından gelişmelerini sağlamaktır.
Muhammed İkbal 1908’li yıllardan sonra yavaş yavaş Mevlana’nın tesiri altına girer. Mesnevi’deki hayat, insan, tabiat temalı şiirleri örnek alarak kendi edebi kanaatini somutlaştırır. Muhammed İkbal’in özellikle Avrupa’dan dönmesinin ardından yazdığı eserlere baktığımızda lirizmden sıyrılarak, biraz da siyasi ve sosyal ortamla alakalı, daha çok dini ve felsefi konulara yöneldiği görülür. Şikve, Cevab-ı Şikve başlıklı Urduca şiirleri onun çok yönlü bir şair ve düşünür olduğunun en açık kanıtıdır. 1915’te yayımladığı Esrar-ı Hodi ve Rumuz-ı Hadi adlı uzun mersiyeleriyle kariyerinin doruk noktasına ulaşır. Bu eserler onun kurmak istediği ve sonraları kendi adıyla anılacak bir felsefenin derin bir açıklamasıdır. Sonraları Goethe’nin divanına bir mukabele sayılan Peyam-ı Meşk adlı manzumesiyle yeniden lirizme yöneldiği söylenebilir.
Hodi; ben, ego, şahsiyet manalarına gelmektedir. Muhammed İkbal ben kelimesine karşılık; Farsça, Hodi; İngilizce, Self sözcüğünü kullanır. İkbal, en genel tabirle insanın kendini tanımasının toplum açısından ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışır. Bir bakıma benlik felsefesi kurma çabası içerisindedir. Her şey kendi çapında bir ben’i oluşturur. Tanrı ise mutlak ben’dir. En üst kısımda tanrı yani yaratıcı vardır ve bütün benlikler ona ulaşmaya çalışır. Mutlak ben’e en yakın yaratılmış varlık insandır. İslam dünyasına Vahdet-i Vücut olarak yansıyan bu felsefe, İkbal’in çalışmalarıyla toplum içinde yeni bir statü kazanmıştır. Muhammed ikbal bu felsefeyle klasik yaratma teorisini reddederek yeni bir kuram oluşturur.
İkbal, ülkesinin siyasi meseleleriyle de ilgilenmiş ve Hint halkını bu konuda bilinçlendirmiştir. Ona göre siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir. Müslüman Hintli Mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan’daki Müslümanların İngiliz sömürüsüne karşı direnmeleri için büyük bir kılavuz olur. 1930 yılında Bağımsız Pakistan Devleti’nin kuruluşu konusundaki ilk ciddi adım; Muhammed İkbal’in Allahâbâd’da gerçekleştirilen Hindistan Müslümanları Birliği’nin yıllık toplantısında ortaya koyduğu düşüncelerle atılır. İkbal, yine bu konuyla alakalı olarak Hindistan’ın bölünmesinin din, dil, ırk esasına dayanması gerektiği gibi kendine özgü tezler geliştirmiş ve bu tezler daha sonra Pakistan Devlet Başkanı olarak görev yapan Muhammed Ali Cinnah gibi isimleri etkilemiştir.
İkbal’e göre bilim ve felsefenin aksine din mutlakıyet ister. Bunda başarılı olmanın yolu ise beşerî faaliyetlerin bütün verilerinden yararlanarak gerçeğin özünü yakalamaktır. Yani dini düşüncenin özünü kavramaktır. Dinin yorumladığı hiçbir düşünce bilimin hiçbir alanına indirgenemez.
Muhammed İkbal devamlı olarak değişen ve büyüyen bir âlem anlayışını savunur. Kur’an’daki âlem tasavvuru, klasik Yunan tasarımından oldukça farklıdır. Muhammed İkbal ise bu iki anlayış prensibinden yararlanarak heterojen bir organizma elde eder.
“Muhammed İkbal için zaman canlı ve bütündür. Allah, âlemi önce veya sonra görmez. Bir çırpıda ve bölünemez bir idrak ile görür. “Ümmü’l-kitâb” veya “levh-i mahfuz” da denilen bu zamanda bütün tarih bir tek ezelî “şimdi” içinde toplanmıştır. İkbal’e göre böyle bir zaman içerisinde sürekli yaratma diye bir şey olamaz.” Bunu önlemek için zamanı; maziyi içinde saklayan ve geleceğe şekil veren bir süre olarak düşünmek gerekir.
İkbal’de zaman kavramı mekân tasavvurundan daha önce gelmektedir. İkbal’in hürriyet, yaratıcılık gibi kavramlara olan ilgisi onu mekân tasvirlerinden daha öncelikli olan salt temalara yönelmiştir. İkbal’de mekân anlayışı Fahreddîn-i Irâkî’nin görüşlerine dayanarak üç katmanlı olarak düşünür. İlk katmanda beşerî cisimler yer alır. İkinci katmanda hava ve ses gibi cisimler varken son katman ilahidir.
Şimdilerde topluma hizmet ettiğini zanneden bazı yazarcıkların Muhammed İkbal’den öğrenmeleri gereken yegâne unsur; ferdi gelişmeyi sağlamadan topluma yararlı olamayacakları gerçeğidir. Günümüzde hayatın neredeyse her alanına etki eden popülaritenin kaynağını İkbal’in Benlik felsefesiyle açıklamak mümkündür. Zira yeni doğmuş bir bebeğe raks usulleri öğretmek bebeği değil eğitimciyi komik duruma düşürür.
Yaşadığı hayata birçok eser, konferans, çalışma en önemlisi bir felsefe sığdırmayı başaran Muhammed İkbal, 21 Nisan 1938’de gırtlak kanserine yakalanarak vefat etmiştir.

