Aramız Açıldı Nazlı Yâr İle

Söylenen sözün muhatap tarafından doğru anlaşılabilmesi birçok şartın gerçekleşmesi ile mümkündür. Anlaşma süreci sözü söyleyenin anlatabilme gücüyle başlayıp muhatabın anlayabilme kapasitesinde nihayet bulur. Araya türlü türlü unsurlar karışsa da temel bunlardır. Bu temeli sağlamlaştıran en önemli unsur ise bağlamdır. Bir bağlama oturmadan kelimeler dahi anlam kazanmaz. Lügatlerde kelimelere, yaygın kullanılan bağlamlardaki anlamları karşılık olarak verilir. Bir kelime bir bağlam içinde o kadar çok kullanılmıştır ki onun bahsedilen anlamı taşıdığını söylemek için bağlamı belirtmeye gerek duyulmaz. Ve bundan dolayıdır ki kelimelerin eş anlamı yahut zıt anlamından bahsetmek sadece bağlama göre mümkündür. Kelimeleri tek başına ele alıp eş ya da zıt anlamdan bahsedebilmemizin sebebi; kelimeyi sık kullanılan ve aklımıza gelen ilk bağlamıyla bir arada düşünmemizdir.

Dilin iletişim amacıyla kullanımında bu denli önemli olan bağlam, dilin en üst kullanım amacı olan sanatsal kullanımında çok daha fazla önem kazanıyor.

Farklı kaynaklarda siyâk u sibak ıstılahıyla da karşılanan bağlamı sadece “sözün gelişi”yle izah etmek yeterli değildir. Bir metnin bağlamından söz etmek “bütün noktalama işaretleri dâhil olmak üzere o söze doğrudan doğruya komşu olan işaret veya göstergeler; metnin geride kalan herhangi bir parçası ya da bütünü; hitap edilmek istenen kitle veya okurlar dâhil olmak üzere metnin içinde meydana getirildiği biyografik, sosyal, kültürel ve tarihî şartları” da ele almayı gerektirir. Bunlar “metindeki o bölüm veya önermenin bağlamını oluştururlar; o bölüm veya önerme bu unsurlar göz önüne alınarak okunduğunda daha doğru şekilde yorumlanmış olur. Bu kuralın metnin sadece bir parçası, bir önermesi için değil, bütünü için de geçerli olduğu açıktır.” Bir metni hele de sanat eserini anlamak için zihnî bağlamına (dönemin zihniyetine) hâkim olmak gerekir.

Tam da bu noktada sözü klâsik edebiyatımızın anlaşılma problemine getirebiliriz. Klâsik edebiyatımızdaki şiirlerin “dilinin ağır” (ne demekse) olduğu söylenerek eleştirilmesi yaygın bir durumdur. Şimdi ve buradan bakınca bu şiirlerde kullanılan kelimelerin anlamlarını bilmediğimiz için (Evet aslında anlamını bilmiyoruz. Ancak burada anlamdan kasıt sözlük anlamıdır.) o şiirleri anlamadığımızı sanıyoruz. Sanıyoruz ki bildiğimiz kelimelerle yazılmış olsa anlayacağız. Oysa günümüzde bile hep bildiğimiz (ya da bildiğimizi sandığımız) kelimelerle yazılan şiirleri anlamakta da güçlük çekebiliyoruz. Demek ki mesele kelimenin sözlük anlamını bilmemek değil künhüne vâkıf olamamak. Yani kelimenin bağlamını bilmemek ya da onu bağlamından koparmak. Şayet klasik edebiyatımızın şiirleriyle aramızdaki tek engel sadece sözlük anlamlarının bilinmemesi olsaydı beyitlerdeki bütün kelimelerin anlamı verilerek şiirin anlaşılabilir bir hâle gelmesi sağlanabilirdi. Hâlbuki bu yeterli gelmiyor şiirin şerhine de ihtiyaç duyuyoruz.

Bunu bir misal vererek daha da anlaşılır hâle getirelim.
Âferîn ey rûzgârun şehsuvar-i safderi
Arşa as şimden girü tîg-i Süreyya-cevheri

Bu beyit Nef’i’nin Sultan II. Osman’ın Lehistan Seferi münasebetiyle yazdığı kasidenin ilk beytidir.  Beyti anlamayışımızın suçunu bugün anlamını bilmediğimizi kelimelere yükleyerek anlamı bilinir hale getirelim (!)

“Aferin ey rüzgârın saflar yaran usta binicisi! Artık bundan sonra Süreyyâ cevherli kılıcını Arş’a as.” Evet görüldüğü üzre burada anlamını bilmediğimiz kelime kalmadı. Hadi biraz daha açalım. Süreyya bir yıldız takımı, arş ise mahiyetini bilmediğimiz en yüksek gök katı. Olmadı değil mi beyit yine anlaşılmıyor. Anlamsız bir söz yığını halinde duruyor karşımızda. İşte sözün bağlamı olmayınca söz böyle anlamsızlaşıyor. Şimdi Ahmet Atilla Şentürk Hoca’nın yaptığı şerhe bakalım anlayabilecek miyiz?

“Günümüzde daha çok büyüğün küçüğü takdiri için kullanılan “âferîn” hitap edatı, eski metinlerde burada olduğu gibi küçük rütbeli bir kimsenin büyügün yaptığı bir işi beğenmesi sadedinde de kullanılabiliyordu. “Rüzgâr” zaman demektir. “Şehsüvâr” usta binici, “safder” ise hücumları ile düşman saflarını darmadağın eden kahraman demektir. Şairin ifadesine göre padişah büyük bir zafer kazanmıştır, bunun üzerine artık Süreyya cevherli kılıcını asabilecegi yer ancak “Arş”tır. “Süreyyâ” Türkçede “Ülker” denen yedi parlak yıldızdan oluşan bir yıldız kümesinin ismidir. Eskiden padişahlar ve yüksek rütbeli devlet mensupları “murassa” [= değerli taşlarla süslenmiş] denen hançer ve kılıçlar kuşanırlardı. Şair, padişahın kabzası parlak inciler yahut değerli taşlarla parlayan kılıcını “Süreyyâ-cevher” [= mücevherleri Süreyya takım yıldızı olan] şeklinde tasvir etmektedir (mübalâğa). Böylece kılıcın dolayısıyla padişahın kudret ve ihtişamını vurgulamaktadır. “Arş” maddî gök tasavvurlarının haricinde, hayalin ötesinde, daha çok dinî ve manevî yapıda bütün âlemi kaplayan ve bütün feleklerin üzerinde olarak kabul edilen ilâhî bir kavramdır.

Eskiden zamanında harplere katılmış kimselerin kılıçlarını düşman kanı üzerinde olduğu hâlde bir hatıra olmak üzere duvara asmaları âdetti. Savaşlarda üstün başarılar gösteren yiğit ve kahramanların yay, gürz, gülle, kılıç gibi silâhları da şan olsun diye kale duvarlarına yahut kapılarına asılırdı. Şair, padişahın kılıcını, daha doğrusu kılıcı ile elde ettiği başarı dolayısı ile kendisini överken “Senin kılıcın öyle şan kazandı ki onun asılmaya lâyık olduğu yer ancak Arş olabilir” demektedir.” Evet sözü bağlamına oturtunca nasıl da anlaşılıyor değil mi?

Klasik Edebiyatımızı en çok eleştiren Tanzimat Dönemi şairlerinin dili sadeleştirmek gibi bir iddialarının olduğunu söyler ama bunda başarılı olamadıklarını belirtiriz. Oysa durum böyle değildir. Aslında değişim, bizim bugün anladığımız gibi bir vülgarizasyon ya da dili çocuklaştırmayla gerçekleşmemiştir. Arzu ettkileri şey şiirde kullanılan dilin bağlamını değiştirmekten başka bir şey değildir. Ve arzu ettikleri şeyde gayet başarılı olmuşlardır. Yabancısı olunan yahut istenilmeyen bağlam arzu edilen bağlama dönüştürülmüştür. Ve nihayetinde gül artık eski gül değildir.

Bu metin ilk olarak Dil ve Edebiyat Dergisi’nin 137. sayısında yayımlanmıştır.

Belki bunları da beğenirsin...