Akasyalar Düş Oldu Kavakta

“İslam tarihinin erken denilebilecek dönemlerinden itibaren iki tür tarih telakkisi/yazımı birlikte, yan yana oluştu ve yaşadı denilebilir. Bunlardan ilki dinin ana kaynaklarından biri olarak hadis ilmi merkezlidir ve ‘haber’ (hadis, rivayet) nakleden kişilerin (ravilerin) yaşadıkları yer ve zaman ile şahit odluları olaylar ve duyduklarını olduğu gibi ve doğru anlatma kabiliyeti ve ahlakına (zapt, adl sıfatlarına) sahip olup olmadıklarını tespite yönelik biyografi ağırlıklı eserler yazma geleneğidir. (rical kitapları: hal tercümeleri, tabakat, tezkire, fihrist…)”

“İkinci tür tarih telakkisi ve yazımı ise bugün daha çok ‘menkıbe’, ‘kıssa’, dediğimiz ve yer ve zaman itibariyle ‘doğruluğu’ ve bir örnek kişilik (numune-i imtisal) oluşturmayı öne çıkaran tarih anlayışının ürünüdür.” (Envaru’l Aşıkin, Muhammediye, Kısas-ı Enbiya, Battalname, Kerem ile Aslı, Âşık Garip…) (İsmail Kara, Din İle Modernleşme Arasında, s.72, 76,  Dergâh Yayınları. 2016.)

Bu iki tür tarih anlayışı birlikte oluşup uzun yıllar (XIX. yüzyıla kadar) birlikte yaşarken birbirleriye çelişen, çatışan bir durum oluşturmadılar. Aksine birbirini tamamlayan ayrılmaz bir bütün oluşturdular. Öyle ki modern tarih anlayışına uymuyor diye ikincisini itibardan düşürmemiz birincisini de kaybetmemize sebep oldu. Modern tarih metodolojisine büyük bir aşkla inanarak kendimize ait tarihimizi kaybettik.

Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatname’si zaman ve mekân anlatımı açısından değerlendirildiğinde tarih anlayışımızın ne kadar değiştiği daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Asıl mesele değişen bu tarih anlayışının bir kayıp olarak görülüp görülmemesinde. İlkokuldan üniversiteye kadar bütün tedrisatımız modern tarih anlayışı içerisinde eğitim vermektedir. Cumhuriyetle birlikte uzun zaman devlet okullarıyla ailenin verdiği eğitimin çatışma halinde olmasının, yani çocuğun ailede öğrendikleriyle okulda öğrendiklerinin çatışmasının ana bölümünü bu farklı tarih anlayışı oluşturmaktaydı. Daha sonra okul öncesi eğitimle çocuğu daha erken yaşta aileden kopararak modern zihniyetin dünyası içerisine almak ve okul dışındaki zamanlarını da TV programları ve sinema ile doldurmak suretiyle bu çatışma büyük oranda ortadan kaldırılmıştır. Yani bize ait tarih anlayışı büyük oranda ortadan kaldırılmıştır. Biz şimdi kendi kültürümüzün ürünleri olan miraciye, mevlit, hilye, şehrengiz, pendname, kıyafetname, surname, kısas-ı enbiya, menakıbname, siyasetname, seyahatname, sefaretname, fütüvvetname, letaifname, münşeat, vakayiname, habname, masal, destan, hikâye gibi türlerin anlatımına bakarak bütün bunları hayal ürünü, boş, gerçeklikten uzak, eğlenmek için yazılan, anlatılan edebiyat parçacıkları olarak algılıyoruz. Modernizmin bize kabullendirdiği tarih anlayışı çerçevesinde ‘tarihe bir nebze kaynaklık edebilir ama asla belge niteliği taşımaz’ metinler olarak görüyoruz. Aydınlarımızın bu nazarla itibarsızlaştırdıkları bu metinler, araştırma ve inceleme titizliği bakımından el üstünde tuttukları tefsir ve hadis etrafında oluşan metin envanterinin de yok olmasına sebep olmuştur. Yok olan bu kadar müktesebatın yerini dolmak için ise elimizde sadece arkeolojik bulgulara dayalı ucu sivri dikili taşlar kalmıştır.

Murat Ertaş’ın Şehir ve Kültür Araştırmaları Derneği Yayınlarından neşrettiği ‘Akasyalar Düş Oldu Kavakta’ adlı kitabı yukarıda bahsettiğim, bize ait tarih anlayışından güçlü öğeler taşımakta. Yer yer belgelere dayalı bir metot izlese de büyük oranda kendi tanıklıklarından yola çıkarak şekillendiriyor anlatımını. Yazar çocukluğunun geçtiği Kavak Mahallesini çok yönlü bir şekilde ele alıyor. Mahallenin kısa bir tarihiyle başlayan kitap sırasıyla açtığı alt başlıklarla mezarlığını, fırınlarını, esnafını, çocuklarını, çeşmelerini, hanlarını, kahvehanelerini, kütüphanelerini, derneklerini, otellerini, doktorlarını, muhtarlarını, müzisyenlerini, kuşbazlarını, sporcularını, kabadayılarını, giyim-kuşamını, bayramlarını, düğünlerini, cenaze törenlerini, ramazan günlerini ayrı ayrı anlatıyor.

Buna benzer bir mahalle anlatımı bizim ne geleneğimizde ne de yakın tarihimizde yok. Bu anlamda yazı dünyamızın ilk mahalle kitabı diyebiliriz bu esere. Bazı belediyelerimizin modern tarih anlayışıyla yazılmış (tamamen belge ve bulgulara dayalı) şehir tarihi yazımlarını bu kategoriye almak yanlış bir tasnif olur kanaatindeyim.  Belediyelerin desteklediği modern anlamda şehir tarihi yazımlarının olumsuz yönlerini ve hatta kendi yazılış maksatlarına ters düşen yanlarını burada ele almak bu yazının maksadını aşacağından onlara değinmeyeceğim. Ama ‘Akasyalar Düş Oldu Kavakta’ adlı kitabın bu anlamda farklı bir çalışma olduğunu dile getirmek durumundayım.

Bir tarihi yapının ne zaman yapıldığı, kim tarafından yapıldığı, yapımında hangi tekniklerin ve sanatların kullanıldığı o eserle ilgilenen insanların merakını doyurmada ne kadar önemli ise, o yapının bulunmuş olduğu mekânın insanları tarafından nasıl algılandığı da eserin gerçek değerinin ortaya çıkması açısından o kadar önemlidir. Yani tarihi bir çeşmenin etrafında yaşamış çocuklara ifade ettiği anlam, o çeşmenin tarihini anlatan bir kitapta geçmiyorsa o kitap bana göre eksiktir. Çocuklara ne ifade ettiğinin bilim için bir değeri yok ama benim için çok değerli. Bilim için feda edilemeyecek derecede önemli hem de… Çünkü o çeşme ancak böyle bir anlatımla benim çeşmem oluyor. Tamamen belge ve bulgulara dayalı anlatımla dışarıda bıraktığımız şey bizim gerçek tarihimizdir.

“…Bostancı Ateş Emi her zaman ‘mor havuç, tuuurp’ diye bağırırdı. Tabii ki mahallenin çocukları satıcıların bu seslenmelerini hep taklit ederlerdi. Bu sesler satıcıların lakabı gibiydi. Çocuklarla cıvıl cıvıl olan eski sokaklarda seyyar satıcıların sesi, kaybolan hayatların yanık bir şarkısıydı.

Bostancı İbrahim Emi çok meşhurdu. Yarıya kiraladığı bostanlardan elde ettiği mahsulü satarken eşeğini hangi kapının önünde durduracaksa, eşeğine o evin kadınının adıyla seslenirdi: ‘Çüşş Nahide Hanııım!’ gibi…” (Murat Ertaş, Akasyalar Düş Oldu Kavakta, s.54, Şehirder Yayınları, 2017)

Geldiğimiz yüksek yer, düştüğümüz ana rahmi ve dünyaya geldiğimiz coğrafya… İnsan bu üç mekânın da izlerini hem ruhunda hem de bedeninde apaçık bir şekilde taşımaktadır. İsteklerinin sınırsızlığına ve doyumsuzluğuna bakarak cennetten geldiğini, göbek kordonuna bakarak bir rahmi işgal ettiğini ve diline, edasına, rengine ve ahlakına bakarak belli bir coğrafyada yaşadığını yani bir vatanı olduğunu rahatlıkla anlayabiliyoruz. Fiziksel olarak anne ve babasına benzemesi dokuz ay içerisinde şekillendiği rahmin etkisiyse, dünyaya geldiği ve senelerce içerisinde yaşadığı toprak parçasının insana ne denli tesir ettiğini varın siz düşünün. Anne nasıl ki “öf bile demeyiniz” kadar kutsalsa, içinde yaşadığımız vatan da bir o kadar kutsaldır. Anne ve babamızı seçmek nasıl irademizde değilse, hangi ülkede, hangi şehirde, hangi mahallede dünyaya geleceğimiz de irademiz dışındadır. Kardeşimize aynı rahmi paylaştığımızdan dolayı fiziki ve ruhi olarak nasıl benziyorsak mahallelimize de aynı şekilde benziyoruz. Kendimizi tanımak ve tanımlamak için çocukluğumuzun geçtiği mahalleler çok büyük önem arz ediyor. Yeni tanıştığımız birine isminden hemen sonra sorduğumuz sorunun ‘nerelisin’ olması rastgele değildir.

Sıla-i rahmin kapsadığı anlam dairesinin içerisine insanın doğup büyüdüğü yerleri de ziyaret etmesinin dâhil edilmesi anne rahmiyle doğup büyüdüğü toprak parçasının benzerliği açısından manidardır.

‘Akasyalar Düş Oldu Kavakta’ adlı kitabın müellifine gerçek tarihimizi anlattığından dolayı teşekkür borçluyuz.

Belki bunları da beğenirsin...