“Orası Neresi Burası Bir Adam” Varlık Problemi Karşısında; İns ve Hikâyesi

İns hikâyesi her şeyden evvel bir şair olan Cahit Zarifoğlu’nun şiirini oluşturan imgeler-kesik kesik cümleler gibi- üslubunun özellikleriyle ortaya çıkar. Şairlik ana damarı olan Zarifoğlu’nun sanatsal olgunun anlatı türünde bu denli yoğun olarak ortaya çıktığı nadir görülen bir durumdur.[1] Ruhun yansımaları, sanatçı dikkati, gözlem gücü, taşkın ruhu ve artistlik özelliği hemen hemen hepsi İns anlatısında bir aradadır. Bu yönüyle modern hikâye türünde Zarifoğlu’nun anlatısı önemli bir yer edinmiştir.

İlk olarak Zarifoğlu hikâyeye İns adını vererek bizi en başa yani kâinatın varlık noktasına doğru yola çıkarır. İns başlığı insan kelimesinin tekilini ifade eder. İnsanın tekil, yalın, arı (öz) hususiyetlerini vurgular. Bunun yanında insan kavramının kendinde topladığı anlamları da üzerine alır. Simgenin, ataerkil bir sosyal yapıdan Hz. Âdem’in yani ilk insanın var oluşunu çağrıştırır. Hikâyenin başında “İns, karanlık dolu bir gecede sessizce doğdu. Hemen büyüdü ve başka dağları, ovaları, ırmakları kaplayan geceyi ve gündüzü yerlerinde görmek üzere tek başına atını, keçisini ve kadınını hazırladı.[2] Onun için aydınlatılması gereken çok şey vardır. Şüphesiz burada karanlık imgesi bize bunu düşündürmek için verildi. Anlatı böyle bir başlangıçla bizi ilk insan Hz. Âdem’in yeryüzüne indirilişine götürebilir.

Cahit Zarifoğlu’nun insan ve onun içinde bulunduğu cepheleşmeyi sorguladığı “İns” hikâyesi, insanın iradi ve takdiri boyutlarına aynı anda değinen bir ilksel varlık anlatısı olarak modern yazın sahasının özgün bir parçasıdır. Var olana yönelen algılayıcı ve ayrıştırıcı bir gözlemin ve bu gözlem sürecinin çok yönlü ele alınışıdır. İlk insanın yaratılmış olması burada bizi bir insan olarak yazarın varlık felsefesini de kahramanın üzerinden uyandırmış olabilmektedir. Varlık felsefesine göre “Eski yunandan beri felsefe, hakikat olarak eşyanın özünü araştırıyordu. Böylelikle hakikati tanımaya çalışmak varoluş felsefesinin temelini teşkil ediyordu.”[3]İns de anlatının başında kâinatta var olmuş biri olarak hakikatin peşine düşecek, ondaki sırları aydınlatmaya, böylelikle de kendine yani insana, mutlağa doğru yol alacaktır. Bu da var oluş amacının bir gayesi olarak kabul edilebilir.                     

İns, en başta atını ak saçlı annesini ve babasını yanına alması burada belli bir kurgu ile tabiata yönelimi göstermiştir. Özellikle keçisini alması bizi mitolojik anlatılara götürebilmekte ve yola çıkarken azığını hazırlayan birinin yolluğu/rızığını yanına alarak tedbir ve tevekkülünü okuyucusuna duyurur. Öte yandan Hz. Muhammed (s.a.v)’in de peygamberlik görevi gelmeden önce Hira Mağarası’na çıkıp yanında asgarî yiyecek alması, orda, Rabb’iyle baş başa kalmaya çalışması bahsine de götürülebilir.

İns, yüce başını göğe kaldırdı”[4] Bu meraklı seyir, seyredenin ve seyredilenin karşılıklı konumları hakkında açıklayıcıdır. Bu cümlede ise yücelik dağa değil İns’e ait bir “durum” olarak kullanılmıştır.

Zaman İns’in yanında bir yaşam sebebi olarak bulunur ve zamanın geçişine bağlı olarak tabiatın bir unsuru olan keçinin ölümü de İslami geleneğe uygun olarak başı güneye (kıbleye) doğru çevirerek “keçi gözlerini kapamıştı”[5] cümlesiyle “zaman-tabiat (mekân)” ilişkisi bağlamında İns’i düşünceye sevk eder. Kahramanımıza “zaman/ömür bitince her şey ölür” mesajı keçi tarafından verilir.

İns, bütün olup bitenleri ayrıştırıcı ve anlayıcı bir bakışla “görmeye” dönüştürür. Her gördüğü şey, kendi görüntü netliğinin belirsizliği dışında, belirli bir “anlama” bağlı olarak vardır. Keçinin ölümü, keçiyle ot(tabiat) arasındaki süregelen ilginin bozulmasına yol açmıştır. Yani o, artık yemeyen(yaşamayan) bir varlıktır. İns, yola çıkarken ak saçlı annesi-babası ve keçisini ve onların ölümle baş başa kalacağı vakti hesaba katarak ölümün insanlar arasındaki ilişkiyi değiştirici özelliğini anlar. Ölüm burada öleni doğrudan etkilemiştir. Zira ot, olduğu gibi ve olacağı yere kadar devam ederken ölen keçi için artık “var olan şey” değildir.

Hikâyedeki ‘ana-baba, yaşlı ak saçlı ve ölümü’ yanlarında gezdiren öncekilerdir. İns’in öncesinde ve şimdisinde olan şeylerin ölümü onun varlığıyla baş başadır. Hatta keçinin can çekişmesine kendi elleriyle son verir. Keçi ölürken ölüme hazır değildir ve can çekişme esnasında bile ölümle cebelleşmektedir. Ancak onun bu ölümü İns’i olumsuz yönde etkileyecek bir nitelik taşımaz. O, daha çok gören, anlayan bir kimse olarak geniş ülkeleri, dağları, ırmakları yaşayacaktır.

Anlatının bu bölümünde görüldüğü gibi kadın tiplemesi olarak İns’ ten önce var olan kısmî olarak da ete kemiğe bürünmesinde bir aracı olan anneyi anlatıda görebilmekteyiz. Tıpkı bunu Zarifoğlu’nun diğer eserlerinde gördüğümüz üzere şahsî bir karakter değil de bir genel yargı olarak, İns gibi, anne gibi bir tiple vermektedir.

Anlatının birinci bölümü itibariyle var oluşuyla kendini bulmaya çalışan, karanlıkları aydınlatma peşinde olan, hakikat sorgulayıcısı İns’in karşısında ölüm gerçeğiyle bir çatışma yaşanmaktadır. Bu çatışmadan İns, gören, anlayan, farkına varmak isteyen biri olduğu için bu çatışmanın üstesinden gelir.

Anlatının ikinci bölümü birinci bölümden daha kısa olmasına rağmen birinci bölümdeki oluş aşamaları burada olgunlaşmaya başlamıştır. İki ak saçlının ölümü de ağır başlılıkla karşılanır. Bu iki yaşlı, İns’in anne ve babasıdır. Ölüm sahnesini bir kopuş, bir hissetmeme olarak tasvir ederken “kadın değiyordu ama ona artık kapanmıştı.” [6]demesi ifade ve anlam yönünden oldukça dikkate değerdir.

İki ceset bir yığın olarak kayanın tepesinden başka bir vadiye düştükten sonra yeni bir âleme yeni bir vadiye geçer. Bu bölümde İns, seyrine ara verir, yeni bir yerde, yeni bir idrakle yaşamın sembolü olan çadırın yanına ölümün sembolü olarak darağacını koyar. Gariptir, yaşamın içinde “yüksek tepeden güzel ovalara, ağaçlı dağlara karşı duran”[7] bir darağacı. Burada bize ölümün de olumsuz bir yanının bulunmadığını dünya içinde şer gibi görünen şeylerin ardında hayrın bulunduğunu bildirme görevi de yüklenmiş olabilir. İns bu hareketiyle darağacının olduğu tepede yeni bir şeyi idrak ediyor, yaşamın yanı başındaki ölümü. Yazar burada zıtlıklarla İns’in amaçlarının anlamlandırma çabalarını vermiş olur. İns’in bu gözlemleri, görünenin karşılığı içinde bütünleşmeye matuf bir nitelik çizgisinde ilerler. İns’in kafasında her şey bir tek şeyin parçasıdır. ”Nereye bakılsa tek bir şey görünüyordu”[8] cümlesinde olduğu gibi, onun algılama süreci, sürekli bir alaka ve art arda getirme suretiyle bütüncül mantık yürütme şeklindedir. İns’in tabiata bakışı da, çıplak bir görme değil, görkemli bir seyir ardına bir neşr bulunan bir idrakler şenliği şeklindedir. Şüphesiz bu tarz; bir seyir ve tabiatı algılama, anlamlandırma, görkemli bir tasviri de beraberinde getirmektedir. Şiirlerinde ki tasvirleri dışında İns hikâyesinde de bu görkemli tasvirler Zarifoğlu’nun başlı başına ‘özgün’ ve ‘özel’ bir tabiat tasvircisi olduğunu da gösteriyor. Onun eserlerinde tabiat, arılığın ve saflığın bir imgesi olarak sürekli bulunur. Çünkü onun için tabiat zaman zaman arandığı şeylerin bir tecellisini görme veyahut yıkılmışlık, bunalım hallerinde bir sığınmadır. En yukarlara gitme yolunda ise hep bir basamaktır. Bu ilk âdemin ilk tecrübeleri saflığında gözlemlenen tabiat, hikâyenin okunabilir bir mecra kazanmasını sağlıyor. Bütün bunların karşısında –ona bir karşılık vereceğini-[9] bildirmesi İns’in zamana ve mekâna karşı yaptıklarıyla ilintili olarak gösterilir. Bu da bizi hareket felsefesine götürür. Çünkü İns artık var olmuştur, karanlık bir geceyi ve gündüzü aydınlatmaya gelmiştir. Bunu yaşarken de şüphesiz hareketleriyle gerçekleştirecektir. Çünkü hareket “İnsanla Allah’ın bir terkibidir.”[10](M. Blondel) İnsan hareketiyle bütün varlığını kâinata veriyor gibidir. Kendini kurtarmak için yine kendi varlığını feda etmesi lazımdır. Bu yolda kendini vermek hür olmaktır. Hakiki kurtuluş böyle mümkündür.[11] Hareket felsefesinin ışığında İns bütün bunları gerçekleştirmek adına varlığını ortaya koyacak, aydınlatma uğraşında olduğu bütün âleme bir hareketle karşılık verecektir.

Bu noktada İns, bilineni görüneni yaşarken de görünmesiyle de hisseder.” Hiçbir şey görünmüyordu, ama görünmeyenler yok da değildi”[12] ifadesindeki diyalektik kurgu karanlığı kurcalayan bir çocuk zihninin çağrışımlarını andırır. Burada maddi olarak mevcut olan âlemi kısmi bir şekilde hissettiğimiz, gördüğümüz, işittiğimiz beş duyu organımızın bazı noktalarda yetmeyeceğini; yani insanın sadece bilebildiği beş duyu organın varlığından ve bilemediğimiz belki de çeşitli aşamalar geçtikten sonra varılabileceği duyu organlarından bahsediyor olabilir. Kimileri buna altıncı his yahut kalp gözü gibi isimlerde verebilmekte kısacası insanoğlu bu durumu inkâr etmemektedir.

Yine, tabiat gözlemleri de birleştiren ve detaylandıran algılama tasvirlerine de derinlik kazandırmıştır. Tabiatla mücadele eden, uzlaşan ve her iki durumun devamlılığı nispetinde onunla bütünleşen bir kimsedir İns. Tabiat teması bu hikâyede yine insan unsuruyla beraber anlamlandırılmış olarak karşımıza çıkar.

Hikâyenin genel ‘insan olma’ temasının tabiatla birlikte anlam kazanması gibi ‘erkek olma’ durumu da yine ‘insan olma’ durumuyla irtibatlandırılmıştır. İns, güneşle kadınını bulacak yürümesine bir can kadar ara verecektir. Yazar hikâyede bunu bazen göndermeler, tasvirler özgün davranışlar yoluyla bazen de bizzat ‘erkek olma’ ifadesini kullanarak sağlamıştır. Tabiatla azami irtibatı bulunan kadınına koruyucu, çocuklarına şefkat gösteren  bir baba olarak İns, pek çok eril tavırlar ve durumları da kendinde taşır. İns, diğer varlıkların kendi aralarında olup biten hadiseleri görür, gözetir, yorumlar. Onlara haber gönderir, halleriyle ilgilenir. Onların tabiatla ve birbirlerine verdikleri tesirler, düşünür. Çünkü ‘henüz’ düşünebilmektedir.

Anlatının ikinci bölümü “çocuğunu otların arasına bıraktı. Başıyla kadınını çağırdı”[13]cümlesiyle sona erer. Bu bölümde de gördüğümüz gibi İns’in ilk bölümde ifade ettiği gibi ‘ak saçlı ana-baba’ olarak kendi ana babası olduğunu ifade etti. Onu dünyaya getirmeye vazifeli bir anne olarak gördük. Anlatının devamında tabiatla-kadın arasında bir ilişki kurdu yazar. Çünkü kadın otla güneşle birlikte verildi. Genel itibariyle kadının tabiatla ilişkilendirilmesinde ikisinin de ortak özelliği olan biyolojik bir nesne olmalarıdır. Tabiatta kurduğu iç düzeninde sürekli üretkendir. Kadın bu yönüyle tabiatla ilişkilendirilir. İns’in de anne ve babası onu oluşturan unsur olarak kabul edilir.

Ataerkil bir yapı içinde yaşayan İns, kadınını ve üretkenliğiyle dünyaya getiren çocuğunu tabiatın zaman zaman hırçın yapısından korur. Doğal olarak da erkeğin daima arkasında olan kadın burada üretici-korumaya muhtaç ve itaatiyle erkeğinin yanında olma durumuyla karşımıza çıkar. Yine aynı şekilde bu bölümde yaşamın yanında olan ölümü düşünerek kendi iç dünyasında aydınlatmaya çalışmaktadır.

İns, karanlığı hissetmeden gitti, zifiri karanlığa girdi. Zom karanlıkta hiçbir şey var değildi.”[14]  Başta karanlık sonra zifiri karanlık ve zom karanlık kelimeleriyle Zarifoğlu üslubundaki farklılığı ortaya koymuş oluyor.

Hikâye üçüncü bölümde ise “Dağların üstünde İns’in yalnız yaşamaya bıraktığı kuşçu haber saldı”[15]cümlesiyle anlatıya bir başka tip olarak ‘kuşçu’ girer. Anlatının başından itibaren bakıldığında çeşitli peygamberlerin özelliklerini çağrıştırabilecek özellik de kahramanlar karşımıza çıktı. Bir bedevi Âdem olan İns, sonrasında hayvanlarla konuşmasıyla ön plana çıkmış Hüdhüd adındaki kuşu sayesinde çok uzaklardaki nesneleri görme imkânı bulmuş, sefere çıktığında ona çok büyük kolaylıklar sunmuş bir nevi ‘kuşçu’ özelliği olan Süleyman peygamber kısasına bizi götürmüştür. Burada yazarın anlatı içerisinde çeşitli imgelere farklı anlam ve işlev yüklediğini görebilmekteyiz. İns’e öğüt niteliğinde haberler göndermesini anlamış olduk.

Kendi dışında olan şeylerin muhasebesi için hayatın sembolü olan çadırına girer İns. Orada varlığını nedenleriyle beraber sorgular. “Dizlerinde can kalmamış olarak, çadıra döndü.” [16] Her gördüğü unsurla kendi arasında iletişim kurmak, anlamlandırmaya çalışmak tıpkı bir günün sonunda yaşadıklarımızı uykuya dalmadan evvel gözlerimizin önünden bir filim şeridi gibi geçmesi ve onlarla kendi iç muhasebemizi yapmamız gibi İns de burada bir âdem olarak hayret düşüncesiyle bütün olup bitenleri düşünmektedir.

“Her çadırın kapısını araladı durdu. Her karnı dolu kadın İns’in kıvrık bedeninin kapıdan yaptığı gölgeyle gözlerini açtı. İns yüzüne bakınca oradaki azabın kalabalığını gördü, karnındaki çocuktan korktu ve endişeye kapıldı böyle oldu.”[17]  

Bütün bu süreç içerisinde İns, kadınını korur, ondan sahip olduğu çocuğu kucağına alır. İşte tam bu sahnede ilk defa ve ciddi olarak korkuyla tanıştığını fakat ‘erkek’ olma durumunun bir gereği olarak bu duyguya meydan okuduğunu görüyoruz. Zira o, erkek olmanın en biricik manası doğrultusunda bir ‘korunak’ olduğunun bilincindedir. Çok az bir varlıkla yola koyulan İns, yeryüzünün değişmesiyle artık çoğalmaya başlamıştır. Vahdetten kesrete doğru bir gidişatın olduğunun göstergesidir. Bu durum karşısında İns endişelenmeye ve korkmaya başlamış ama eril olma durumu onu bir nebze olsa da rahatlatmıştır.

İns, çadırdan çıkar ve ona bir oğul gönderilir. Burada oğulun gönderilmesi şöyle de yorumlanabilir; Tabiatla ve onun zorlukları bir savaş içerisinde bulunan İns için oğul bir güç, bir devamlılık bir takviye olarak kabul edilir. Geçmiş zamanlarda toplumların erkek evladı bir güç olarak kabul etmeleri gibi. Bir başka unsur olarak da oğulun gönderilmiş olması anlatı içerisinde yer alan kısas-ı enbiya da ki akış içerisinde Hz. İsa ve Hz. Meryem mevzusuna götürür. Hz. İsa babasız dünyaya gelmesi Allah’ın takdiriyle, onun annesi Hz. Meryem ise bakire iken gebe kalması gibi durumlarla anlatı içerisinde yer alır.

Seyrine devam eden İns kimi sorularla içinde bulunduğu durumu sorularla aydınlatmaya çalışır. “Bozulmamış olan dağların, ağaçların, başıboş hayvanların nedeni var mıydı? İnsanların çoğalmalarının ve tabiatın gösterdiklerini değiştirmenin nedeni var mıydı? Belirsizdi…”[18]   Burada hayret makamından kâinata bakarak ondan bu olağan üstü güzelliği görmeye çalışır ve mutlak güzellik yolunda kendi içinde soruların peşine düşer.

Önce ataları vardı.

 Şimdi yoktular: Keçisi vardı. Şimdi yoktu,

Kadınında durdu. Önce kendi vardı, İns, sonra kadını vardı.”[19]

Varlığını madde planında görmeye çalışan İns, yola koyulduğunda yanında ataları, keçisi varlığından haberdar olarak çıktı. Ama zaman onun ilerleyişinde – yeri vakti gelince –  onları yanından aldı. İns, karanlıkları aydınlatmaya çalıştığı olayların ve evrenin işleyişini, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla açıklamayı öne süren determinizmle ne de her şeyin maddeden olduğunu buna bilinç de dâhil olmak üzere bütün görgülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren materyalizm gibi felsefi akımlara bir cevap sayılabilecek ‘şimdi’ yoktu. Diyerek bütün bunların hakikatin varlığını izah edemeyeceğini belirtir. Bütün maddi varlığını kaybetmiş bir insan tipidir İns.

Seyrüseferine devam eden İns, artık yanında bir kadını kalmıştır. Yalnız burada yazarın İns’in kadınına olan tavrı ilgi çekicidir. “Kadınıyla ilgisizdi”[20] Evet, doğuda erkekler sevgilerini gösterme noktasında ilgisiz gibi görünebilmektelerdir ve çok sevmelerine rağmen bunu göstermede pek de cesur sayılmazlar. Bu durum baba-oğul arasında kabul edilebilir. Öyle baba vardır ki oğullu çok sevmesine rağmen bir gün olsa o sevecen tavrını göstermemiş/ gösterememiştir. Bu durum toplum tarafından babanın bir mizacı olarak kabul görülür. Devamında “Ama o hep arkadaydı ve hep ona bakıyordu ve değişmiş bulunuyordu.”[21] Yazarın bu kelimeleri kullanması kadının erkeğin ardında bir güç olması, her zaman erkeğinin bir adım gerisinde olmasını İns’in yani erkeğinin hareket ve tavırlarına göre hareket etmesi burada bize – doğulu kadın- tiplemesinin örnekleri gibidir.

Kadınlar bilirim ülkeme ait

Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak

Göğüsleri Çukurova gibi mümbit

Dağ gibi otururlar evlerinde

Limanlar gemileri nasıl beklerse

Öyle beklerler erkeklerini

Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

(Sana, Bana Vatanıma Ülkemin İnsanlarına Dair)[22]

İns’in yanında sadece kadını vardı. Koruma görevini sonuna kadar yapan İns, artık baba olma zamanı gelmiş ve kadını ona bir oğul vermiştir. Burada yazar “Utanarak, ağrıyla ve gururla doğurdu”[23] demesi yukarda ilişki kurmaya çalıştığımız – doğulu kadın – tiplemesini tamamlaması bakımından oldukça önemlidir.

İns çocuğunu kucağına alır ve okur. Bizim geleneklerimizden birisi olan doğan çocuğun kulağına ezan yahut sela okunur. Bu yapılırken de çocuğun Müslüman olarak dünyaya geldiğini Müslüman olarak da hayatını devam ettirmesi ve dünyada duyacağı ilk kelamın –Allah-u Ekber- olmasına yönelik yapılan bir ritüeldir.  Erkek olan bu çocuğun babası, annesi, dedesi, ninesi gibi isimi belli değildir. Çocuğunu eğitirken bir baba olarak İns, onu tabiata ve yaşamın ve erkek olmanın gereklerini hissettiren bir yaklaşım sergiler. Kendisi de bu gereklere uygun olarak yaşar. Onunla sert ve erkekçe oyunlar oynar. Tabiatın anlık değişimleri yanında bir erkek olarak İns’in tavırlarını ikinci defa bir ‘yangın’ sahnesinde görürüz. O felakete karşı sakin ve karşılayıcı bir tutum içindedir. Yine korunur ve korur.

İns, neslinin çoğalmasıyla beraber bir baş bir ‘erk’ konumu kazanır. Sahip olduğu topraklardaki insanlara emirler veren, onları yöneten bir reis olur. Diğerleri, o ne derse dediklerine tabi olan kimselerdir. Yine bu çoğalan ve değişen insanlar içinde olarak onları dinler, anlamaya çalışır. Çadırında düşünmeye çalışırken bir ara içeri dalan kurt yavrusuyla göz göze gelmesi kurdun yaşamak istediğini keşfetmesi İns’i düşüncenin ilk defa ‘belirgin’ bir suretle yakalamasını sağlar. Fakat bu düşünce kendi içinde eksik, yarım ve arızidir. Çünkü kelimeye ve sese dökülmez. Düşüncesi ‘ses’lendirilmemesi onu rahatsız eder. Anlamın ağırlığı, sözüm dışa açılan rahatlığına dönüşemediğinden onu acze bırakır. ”Bir kurt gibi ağzını havaya kaldırır ve ulur.”[24] Bu kelimesizlik, ifade edememezlik hali onu bir kütük gibi devirir. Daha sonra kendine geldiği halde bile zihni yorgunluğu ve yıpranmışlığı sürmektedir.”İns düşünür; ne gibi, kelime yoktu, kelimesiz.”[25] Artık, düşüncenin onu ilk defa ve en etkili olarak yakalaması, yalnızca düşünmeyi değil düşünme üzerine düşünmeyi de beraberinde getirmiştir. Hafızasında bulunan görüntüler birbiri içinde ve karışık olarak dönüp durmaktadır ve bütün bir düşünce sanılan şeyde yalnızca bundan ibarettir. Görüntüler arası kıyasın sonuca ulaşma yolu bir türlü somutlaştıramaz. Düzenli düşünce ve ifadeye olan yabancılığı ağrı bir yük olarak üzerine çöker. Ondan yabani bir hayvanmış gibi çekinir. Çünkü onu bilemez ve kestiremez ta ki kelime tam ve keskin olarak onu buluncaya ve zihninde somutlayışıncaya kadar. Bu ilk patlamayı; zihninde oluşan kelimeyi, üçüncü bir patlamaya kadar kendisinde saklar. Sonra kalbiyle ve diliyle yeniler. Bu artık, şimdiye dek “seyr-i idrak” ettiği şeyleri bir araya toplaması, onlara zihni bir şekil ve düzen vermesi demektir. Kendinde olanı, kendinde olmayana hâkim kılan bir fiilin sahibidir. Cümlenin son derece yıpranmış, oldukça hırpalanmış olmanın dışında rahat ve emin bir kimsedir artık. Bu kendinden eminlik, diğer insanlara da ulaşır. Bundan böyle onlarda rahat ve emniyet bulmuşlardır. İns, bu emniyettin verdiği munis, insaniyet şefkatiyle ilk cümlesini kurar;

“Ey yeryüzü, değişeceksin; ey insanlar, değişeceksin.”[26]

Zarifoğlu, insana eşyanın adını ve kelimeleri öğreten Allah’ın insanı kendi doğasında eğitmesinin tipik bir örneği[27] olan İns hikâyesi, bir şairin belki de bütün anlatı boyunca ifade etmeye çalıştığı durumun son cümleleri özetler mahiyetindedir. İnsanoğlunun gün geçtikçe çoğalması tabiatın ve insanların hiçbir zaman kendi öz, saf, arı halinin bulunamayacak olması beraberinde birçok sorunu da getirmiştir. Dikkat edilirse çoğalan insanlık karşısında İns’i korku ve endişe hali almıştır. Bu durum aradığı ve dünyaya geldiğinde kendi özünde bulunduğu insan olma durumuydu. Yalnız değişen dünya, yeryüzüne ve insanlara da dokunmuş ve kendi iç dünyamızdan baktığımızda koskoca bir varlık olan dünyayı kendilerine dar hale getirmiştir. İlk savaş olarak kabul edilen Habil-Kabil meselesi artık büyümüş de büyümüş insanlar evsiz barksız sokaklarda açlığa, sefaletlerle çeşitli zulümler içinde yaşamıştırlar. Şairin, kadınların sahiden doğurduğuna, toprağında sürüldüğüne inanmıyorum[28] demesi kadının artık ruh değil de eşrefi mahlûkat harici bir nesne doğurmasına/eşya üretmesine, toprağında artık değişen, gelişen düzene karşı yetersiz gelmesine sebep olmuştur. Yazarın kahramanına söylettirdiği bu son cümleler, çağın maddi ve manevi hastalıkları yüzünden çaresizliğe, bataklığa düşen insanoğlunun ifadesidir.

[1] Ali Haydar Haksal, Zarif Şair Cahit Zarifoğlu, İz Yay. , İst. 2015,s.76.

[2] C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan Yay. , İst.2011, s.11.

[3] N. Topçu, Varoluş-Hareket Felsefesi, Dergâh Yay. ,İstanbul Aralık 2011, s.11.

[4]  C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan Yay. ,İstanbul 2011,s.7.

[5]  C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan Yay. ,İstanbul 2011,s.13.

[6] C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan yay. ,İst. 2011, s.16.

[7] C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan yay. ,İst. 2011,s.15.

[8] A. g. e. s,15.

[9] İsmet Özel, Erbain, Tiyo Yay., İst. 2012, s,103.

[10] N. Topçu, Varoluş-Hareket Felsefesi, Dergâh Yay., İst. Aralık 2011, s.49.

[11] N. Topçu, Varoluş-Hareket Felsefesi, Dergâh yay., İst. Aralık 2011, s.60.

[12]C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan yay., İst. 2011, s.16.

[13] A. g. e. s.17.

[14] A. g. e. s.16.

[15] A. g. e, s.17.

[16] A. g. e. s,18.

[17] A. g. e. s,18.

[18] A. g. e, s.19.

[19] A. g. e, s, 20.

[20] A. g. e. s,20.

[21] A. g. e. s.20.

[22] Erdem Beyazıt, Şiirler, İz Yay, İst. 2014, s.72.

[23] C. Zarifoğlu, Beyan Yay, İst. 2011, s.21.

[24] C. Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan yay. ,İst. 2011, s.26.

[25] A. g. e. s.29.

[26] A. g. e. s. 32.

[27]Ali Haydar Haksal, Zarif Şair Cahit Zarifoğlu, İz Yay. İst. 2015, s. 69.

[28]İsmet Özel, Erbain, Tiyo Yay. İst. 2012, s.197.

*Marancı, Adem, Cahit Zarifoğlu’nun Hikayeleri ve Hikayeciliği , Trakya Üniversitesi, Bitirme tezinden yazıda yararlanılmıştır.

                                                                                                            Ihlamur Dergisi 52. Sayı Mart 2017

Belki bunları da beğenirsin...