ABDERALILAR
Cristoph Martin Wieland (1733-1813), 1774’te yazmaya başlayıp 1781’de tamamladığı“Abderalılar, Dahi ile dar kafalılar üzerine bir felsefe romanı”’ nda fikir, sanat ve ahlakça zayıflığın veya sığ kafalılık ve deliliğin toplumda taban bulmasını, buna karşın toplumda bilge denilebilecek nadir kişilerin- aydınların- toplumlarıyla kavgasını konu alıyor. “Bilgeliğin yerini ve önderliğini hafife almayın yoksa hem yabana alay konusu olursunuz, hem de düşmana ihtiyacınız kalmadan yok olursunuz” mesajı kitaba hakim denilebilir.Birinci kitap Abdera şehir devletini, fıkralara konu olan delilik ve sığ kafalılıklarıyla maruf Abderalıları anlatır. İçlerinden çıkan yegane bilgemiz, filozofumuz Demokritos bu delilere bir şeyler anlatmaya, üzerindeki bilgelik sorumluluğunun hakkını teslim etmeye yeltenir fakat şehir halkının kendini delilikle itham etmesiyle canı epey sıkılır ve “Gayrı Allah sizi ıslah etsin” dercesine şehirden uzak bir yere taşınıp kendi mana aleminde tefekküre dalar. Hipokrat ve Euridipes’le romanı zenginleştiren yazar kahramanını güvenli ellerle korur ve Abderalıların çılgınlıklarını delillendirir. İkinci kitap ise “Eşeğin gölgesi davası”nı anlatır. Halkından ümidini kesen aydınımız fildişi kulesindeyken, Abderalıları iki partiye bölen bir mahkeme süreci şehri çalkalar. Dişçiye eşeğini kiralayan eşek sahibinin, eşeğin gölgesi için ayrıca para istemesini haklı buluyorsanız “eşekler”densiniz, dişçinin para vermemesini haklı buluyorsanız “gölgeler”den. Her iki durumda da kavganın içindesiniz, ve bu kavgada canınızdan olabilirsiniz. Ya da eğer herhangi bir fikri hazırlığınız yoksa Latona mabedinin kurbağaları sizi yurdunuzdan çıkmaya razı edebilir.Kitaptan, her bir bireyin, kendini ve toplumunu alçaklıktan, gülünçlükten, yok olmaktan kurtarmasının, eşyayı hakiki manada kavramasının ve yüksek, ince bir zevkle (sanat) yaşamasının yolunun bilgelikten ve bilgelik konusunda derinleşmiş olanların kılavuzluğundan geçtiğini çıkarabiliriz.Kılavuzlar ya da aydınlar (intelijansiya) ile halk arasındaki münasebete ise iki açıdan yaklaşır yazar. Ya Demokritos gibi deliliklerine gülmek, ya da Herakleitos gibi kızmak… Gülmek düzeltmek için bir ümidi de beraberinde taşır, diyor. Abderalılık, yani bütün bir cemiyet olarak bilgi sahibi olmadan görüş değil, inanç sahibi olmak bizim vatanımıza giremedi, telefon, televizyon ve internet fikir hayatımızı tarumar edene kadar. Çünkü her köyün sözü dinlenen bir “Okumuş”u (bilgesi mi deseydik?) vardı, çocuklar okumaya özendirilirdi.“Okumuş adam” kıymetliydi. Bilgelerimiz, halkına küsmezdi, dava için çile çekmek onların şevkine halel getirmezdi. Yanlışlıkları görmezden gelmez, eliyle, diliyle, kalbiyle karşı gelirdi. Batı’da karşılığı olmayan bu her ferdiyle iyiliği emir, kötülüğü nehiy etme tebliğ metodu, bizi bilgi sahibi olmadığımız konularda irfan sahibi yaptı.Geçmişe mazi… Abderalılık artık bizim de memleketimizin konusu çünkü ergenlik çağında bir gencin akıl baliğ olmaması için gereken bütün malzeme telefon, televizyon ve internet el birliğiyle etrafa bolca boca ediliyor. Fikir, sanat, edebiyat, estetik, ahlak, düşünce, neyin ne olduğu, neyi niçin yaptığımız, muğlak ve belirsiz şeyler artık. Bir çok yetişkinimizin fikri dünyası kundakta. Yazısı ileberaber belleği de elinden alınmışlar olarak kendimize kavgalarda yer beğeniyoruz: Eşek? Gölge? “Bütün yenik düşenlerle aynı kışlaktaymışız”.
