Kalın Türk Olamadıysak Külli Gavur Mu Olalım?

Herkese ve her şeye laf etmeye alışmış kronik muhalifler, yerli ve milli olmayı tavsiye edip hatırlatan herkesi “iyi ama falan şey de yerli değil” ile başlayan “önce o terk etsin”lerle devam eden “o zaman iyisini yapın kullanalım” ile nihayete eren tepkilerle susturmaya çalışıyor.

Şâhidi olduğumuz zamanlar her şeyin hercümerç olduğu bir devir. Değil neyin daha iyi olduğunu anlamak bazen neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamak dahi zorluyor zihinleri. En fazla dikkat ettiğimiz şeylerde dahi harama bulaşmaktan kurtulamayabiliyoruz. Bu, belki doğrulara rağmen kurulmuş bir düzenin, belki iletişim vasıtalarının gelişmesinin neticesidir.

Her şeyin safına, temizine talip olmak en güzelidir lakin böyle bir düzen içerisinde buna sahip olmak ne kadar mümkündür? Tahayyül ettiklerimiz muhakkak her şeyin kemale ermiş hâli olmalıdır ancak yaşanılan hâlin hakikati bunu mümkün kılıyor mu? Bununla birlikte kemale erişmek üzere hep seyr-i sülukta olmak gerekir. Haddizatında kemale ermek kimsenin elde edeceği bir şey de değildir. Bizim vazifemiz kemale ermeye çalışmaktır. Erenlere aşk olsun.

Usul-i fıkıhta bir kaide vardır: “Mâ lâ yüdraku küllühu lâ yütraku küllühu.” Tamamı idrak edilemeyen bir şeyin tamamı terk edilmez; idrak edildiği kadarıyla iktifa edilir.  Bir başka deyişle “tamamı elde edilemeyen şeyin tamamı terk edilmez.” Kemale doğru seyahat eden kişi kemale erişemediği için yolu terk ederse hata etmiş olur. Asıl olan varmak değil, yolda olmaktır. Kanaatimce bizden istenen de ermiş olmak değil ermeye çalışmaktır.

Şunu terk edelim, bunu kullanmayalım, onları almayalım denildiği zaman hep bir başka şeyi örnek göstererek itiraz edenler meseleye bir de bu yönden bakmalıdır. Tamamını terk edemiyoruz diye hiç birini mi terk etmeyelim?

Kurulmuş düzen içinde yaşantımızla birlikte algımız da karmaşıklaşıyor. Ahireti merkeze koyması gereken müminler maalesef bu dünyada elde ettiği şeyleri tek hakikat olarak algılamaya başladı. Hâl böyle olunca bu dünyada mahrum olduğumuz bir şeyin, ahirette bizi taşıyacağı noktayı düşünmeden hareket edip hayıflanıyoruz. Ya da sahip olunanın nasıl bir gelecek vaat ettiğini hesaba katmadan ona güveniyoruz.

Hayırlı bir şey yapılacaksa önce bunu başkalarının yapmasını bekliyoruz. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde söylendiği gibi “Kimse bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez.” Aynı şekilde kimse bir başkasının kanadıyla da uçamaz. Hayırlı bir şeyi başkaları yaparsa bu dünyada belki biz de faydalanırız ancak bizim dahlimiz olmayan bir hayırdan ahirette bir netice beklemek safdilliktir. Bir kötülüğü terk etmek için de önce başkalarının onu terk etmesini şart koşmak ahirette değil sadece bu dünya elde edilecek menfaatin peşinde koştuğumuzun ilanı değil midir?

“O zaman iyisini yapın kullanalım” derken de iyisini yapmayı kendimize değil de tavsiyesinden dolayı suçladığımız tarafa yakıştırdığımızı itiraf etmiş olmuyor muyuz? Kötüyü terki de, hayra dönük ameli de kendi üzerimizden atarak hep başkasından beklemek, belki daha da kötüsü başkaları yapmadığı için bizim de yapmaya yanaşmamamız hep tek dünyalı kurnaz düşüncenin sonucu değil midir?

“Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik” arayan Necip Fazıl’a nazire yaparcasına “o yoksa ben de yokum” diyen bir ahlâk bizi nereye taşıyacak?

Yazının başındaki itirazları yapanlara şimdi benim de itirazî bir sorum olacak “Ne yani Kalın Türk olamadıysak külli gavur mu olalım?”

Belki bunları da beğenirsin...