Bindiğimiz Dalı Kesmeliyiz

“Nasreddin Hâce bir gün bir ağacın dalına çıkup ucından cânib oturup dibinden keserdi. Bir herif geldi: “Be Hâce! Öyle oturma, düşersin.” dedi. Akabınca dal kırılup Hâce aşağı düşdi.” (Boratav, 1996: 97)

1071 yılında üzerinde yaşadığımız topraklara yerleşerek buraları darülislam haline getiren ve millet olma özelliği kazanan insanlar kendilerini baskı altına alan bir gücün etkisi altında farklı bir kültürün tesirine maruz kalmadılar. İnandıkları dinin buyruklarını hakkıyla yerine getirme gayreti içerisine girdiler. Askeri, ilmi, siyasi ve maddi bir güç olarak bölgede zaten iktidarı elinde bulundurduklarından bir Arap veya Fars kültürünün tesiri altında olduklarını söylemek yanlış olur. Çünkü zayıf toplumlar güçlü toplumları taklit eder, onlar gibi olmak ister. Güçlü toplumlar zayıf toplumları taklit etmez. 12. asırda ve sonrasında İslam’ı en iyi yaşayan millet, Müslümanları en iyi koruyan ve kollayan millet ve kuranı ve sünneti en iyi anlayan ve uygulayan millet olarak hangi tarihçi, âlim, ulema, fakih, şeyh Arapları ya da Farsları gösteriyor. İçlerinden zikrettiğimiz değerlerin hakkını veren muhterem insanlar elbette ki olmuştur ama millet olarak bu değerlere Türkler sahip çıkmıştır. Üzerlerinden atamayıp günümüze kadar getirdiği hurafelere bakıldığında bunların hiç birinin Arap ve Fars kültüründen değil Türkiye’ye gelmeden önceki topraklardan getirdiği gerçeği bunun ispatıdır. Yani sanıldığı gibi Arap ve Fars kültüründen etkilenmiş olsaydılar doğrularının yanında günümüze kadar yaşama imkânı bulan yanlışlıkları, yani hurafeleri de Arap ve Farsların içinde yaşayan hurafelerden devşirirlerdi. Böyle bir şey olmadığı gibi kendi hurafelerini Arap ve Fars kültürüne sokmuşlardır.

1839 yılında okunan Tanzimat Fermanıyla başladığını genel bir kanı ile kabul ettiğimiz batılılaşma hareketi, günümüze kadar, Türk milletinin doğal bir yönelişle kabul ettiği, teveccüh göstererek dâhil olduğu bir süreç hiçbir zaman olmamıştır. Bu anlamda getirilmeye çalışılan her yenilik bir direnişle karşılaşmıştır. Bu direniş önce hukuki ve askeri baskıyla kırılmış, sonra eğitimle destekli bir takım dünyevi imkânlar sunarak ödülle ve bir takım dünyevi imkânlardan mahrum bırakarak ceza ile baskı ve kontrol altına alınmıştır.

Yazımın giriş bölümüne aldığım Nasrettin Hoca latifesi, Tazimatın ilanından bugüne kadar maruz kaldığımız batılılaşma ve modernleşme sürecinde uğradığımız kaybı somut olarak gözler önüne seriyor. Aynı zamanda da dünyadaki bütün milletleri yok ederek tek tipleştiren bu sürece karşı Türk milletinin tarih sahnesinden silinmesine engel olan inanç ve manayı kendi içinde saklıyor.

“ Nasrettin Hoca bir gün ormana odun toplamaya gitmiş. Bir ağacın dalına çıkarak ucuna doğru oturmuş. Oturduğu dalı dibinden başlamış kesmeye. Oradan geçmekte olan biri Hoca’nın ne yaptığını görünce: ‘Be Hoca? Ne yapıyorsun. Oradan kesince düşersin’, diye seslenmiş. Hoca hiç aldırış etmeden işine devam etmiş. Kısa bir süre sonra da büyük bir gürültüyle düşmüş ağaçtan. Acısına rağmen güçlükle toparlanarak adamın yanına gelmiş. ‘Ağaçtan düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de bilirsin. Söyle bakalım ben ne zaman öleceğim’ diye sormuş. Adam ‘Hoca, ben senin ne zaman öleceğini nereden bileyim’ diye cevap vermiş. Hoca ısrarcı. Bırakmamış adamın yakasını, sürekli aynı soruyu sormuş durmuş. Adam bakmış Hoca’dan kurtuluş yok, bari yalan söyleyeyim de bıraksın yakamı diye düşünmüş. Demiş ki: ‘Hoca odun yüklü eşeğin yolda bir tökezlerse yarı canın gidecek. İkinci kez tökezlerse artık öldün demektir.’

Hoca yüklü eşeğini alarak yola koyulmuş. Yokuşta eşeğin ayağı tökezlemiş. Hoca korkudan sararmış solmuş. Daha sonra bir kez daha tökezleyince ‘Aha ben ödüm’ diyerek uzanmış yere.

Bir süre sonra köylüler hocayı bulmuşlar. Ölü zannederek tabuta koyup köyün yolunu tutmuşlar.  Biraz gittikten sonra yol iki çatal olmuş. Köylülerden bir kısmı buradan diğer kısmı ise şuradan gidelim diye tartışmaya başlamışlar. Tartışma hararetlenince Hoca başını tabuttan çıkararak:

‘Ben yaşarken şu yoldan giderdim’ diyerek onlara yol göstermiş.”

Fıkrayı içinden çıktığı milletin değer yargıları bağlamından da, sadece kendi iç kurgusu bağlamından da ele aldığımızda ‘bindiğimiz dalı kesmemeliyiz’ yargısına ulaşmak oldukça zor. Türk milletinin sahip olduğu ve el üstünde tuttuğu değer yargıları bağlamında binilen dala sımsıkı sarılmak ahlaksızlıktır. Bir Müslüman’ın Allah’tan başka sığınağı ve tutanağı yoktur. Bu bilinci kıldığı namazın her rekâtında okuduğu Fatiha Süresinden sürekli alır ve taze tutar. ‘İyyake na’büdü ve iyyake nestain’ ifadesinin şerhidir bu fıkra. Yani her birimiz bindiğimiz dalı kesmedikçe dünya sınavımızı hakkıyla vermiş olmayacağız. Aslında dünyevi anlamda da başarılı olamayacağız. Başarımızın arkasında kendimiz değil bindiğimiz dal olacak. Gerçek başarı düştüğümüzde, bedeli ne olursa olsun bindiğimiz dalı kesmekle ortaya çıkacak.

Nasrettin Hoca’nın çoğu fıkrası deyim ve atasözü olarak Türkçede yerini almıştır. “İpe un sermek”, “Çömlek hesabı”, “El bizi alışverişte görsün”, “Şuna değmiş, buna değmemiş”, “Doğduğuna inanırsın da, öldüğüne neden inanmazsın”, “Tavşanın suyunun suyu”,“Orada fincancı katırlarını ürkütmezsen hiçbir tehlike yoktur”, “Buyurun kürküm”, “Eşşeğin sözüne inanıyor da benim sözüme inanmıyorsun”, “Geç yiğidim geç”, “İmam osurunca cemaat altına sıçar”,“Kavga bizim yorganın üzerine imiş”, “Yorgan gitti, kavga bitti”, “Bindiği dalı kesmek” “Allah taksimi mi kul taksimi mi?”, “Acemi bülbül bu kadar öter ”, “Parayı veren düdüğü çalar”,“Evdeki kilimi bozup heybe yapacaktım”, “İnce eleyip sık dokumak”, “Onu ne sen sor, ne de ben söyleyeyim”,“Ben o kadar ince eleyip sık dokuyamam”, “Çömlek hesabı”, “Mavi boncuk kimdedir? der” (Bkz.: Ziya Gökalp, Halk Klasikleri I / Nasreddin Hoca Latifeleri, ( eski yazıdan bugünkü dile çeviren: A [ bdülsettar ] Hayati Avşar ), Diyarbakır, Anadolu Matbaası, 1972, s. 41-43.)

“Bindiği dalı kesmek” deyiminin halk arasındaki kullanımına bakarak da bu fıkranın ilettiği mesajın işaret ettiğimiz yönde olduğunu anlayabiliriz. Birini eleştirmek maksadıyla “Hiç bindiği dalı keser mi?” deriz. “Böyle yapmakla bindiğin dalı kesiyorsun” diye söylediğimizde ise elde tutulan menfaatin gizliden gizliye gerçek sahibini işaret ederek “bileğine güveniyorsan yap” demeye getiririz. Mesela annesiyle veya babasıyla ters düşen birine bu deyimi kullanmayız. Binilen dal olarak akla gelen siyasi güç ve maddi güç sahipleridir. Dala sıkı sıkıya bağlanarak beklenen menfaat ise dünyevi menfaattir.

Fıkranın kendi kurgusal bağlamını da incelediğimizde verilmek istenen mesajın değişmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü dalı kesmenin tehlikesi başka biri tarafından vurgulanıyor. Öyle olmasına rağmen Hoca ısrarla dalı kesiyor. Yani Hoca ‘Hadi oradan… Keseyim de bak, düşmeyeceğim’ diye kesmiyor dalı. Dalı bu noktadan kesince düşmem, diye bir iddiası yok. Dalı dibinden kestiğinde düşeceğini biliyor. Ve bilerek kesiyor dalı.

Bir insanın ne zaman öleceği bilgisi gaybi bir bilgidir. Hocanın “dalı kesince düşeceğimi bildin o halde ne zaman öleceğimi de bilirsin” diye sorarak öğrenmek istediği ölüm vakti, farklı bir ölümün vakti olsa gerektir. Bizim kültürümüzde ölüm kelimesini irfani manada birkaç şekilde görüyoruz: Bildiğimiz ölüm, Nisa Suresinde ‘Nefislerinizi öldürmeyin’ ayetindeki ölüm ve hadis-i şerifteki ‘Mutu kalbe ente mutu’ (Ölmeden önce ölünüz) anlamındaki ölüm. Bu fıkrada şerhi yapılan ölümün Efendimiz’in (S.A.V) tavsiye ettiği ölüm olduğu daha kuvvetli ihtimal. Yani nefsi terbiye ederek dünya sınavını hakkıyla ölmeden önce bitirmek… Dünyevi isteklerden kurtulmak… Nefsin tahakkümünden kurtulmak…

Hoca bindiği dalı keserek büyük bir özgürlüğe kavuşuyor. Her engeli kimseye dayanmadan ortadan kaldırmaya çalışıyor. Nefsinin kölesi olmaktan kurtuluyor. Ölmeden önce ölüyor ve bilge bir kişi oluyor. Böylece yol ayrımına gelindiğinde hangi yolun hak yol olduğunu, doğru yol olduğunu yani köye götüren yol olduğunu rahatlıkla görebiliyor.

Nasrettin Hocanın bu latifesinin vermek istediği mesajın günümüzde tam tersi yönde anlaşılmasının sebebi baktığımız dil aynasının kir ve pastan gerçeği yansıtmaz oluşudur.

Belki bunları da beğenirsin...