Kökenine Gitmek Mi, Köküne Kibrit Suyu Dökmek Mi?
Bir dilde kendine yer edinmiş kelimelerin kökenlerine yolculuk yapmak bizlere dinî, tarihî, kültürel ve sosyolojik birçok veri sağlamaktadır. Tarihte iştikâk kavramıyla da karşılanan etimoloji çalışmalarının Türkçede bugünkü şekliyle Cumhuriyetin ilk yıllarında başladığını söylersek çok da yanlış olmaz. İdeolojik bir bakış açısıyla yapılan çalışmalar bu sahada farklı dil teorilerinin de ortaya çıkmasına, bunların zamanla gelişmesine yahut terk edilmesine sebep olmuştur. Türkçe üzerinde etimoloji çalışması yapan isimlere bakıldığında birkaç makale veya inceleme yazısı kaleme alan bir iki kişi dışında etraflıca çalışanlar arasında kendini Türk ve Müslüman olarak niteleyenlerin yok denecek kadar az olduğu görülecektir. Bu anlamda çalışma yapanların gerek sözlük ve gerekse inceleme eserlerine bakıldığında art niyetli olmadıklarını söylemek mümkün görünmemektedir. Bu araştırmacıların tamamına yakını sanki Türkçeyi Kuran-ı Kerim ve Hadis-i Şerif ilişkisinden kurtarmak(!) için çabalamaktadır. Bir kelimenin Farsçadan bilhassa Arapçadan geldiğinin üstünü örtmek için kırk takla atmışlar, kelimeleri Moğolcaya, Çinceye vb. dillere bağlamak için kullanılmayan kökler, yeni ses olayları vs. uydurmaktan çekinmemişlerdir.
Etimoloji çalışmalarının hakikate varan ilmi sonuçları yanında birçok kelimenin kökeni, yorumlar ve tercihler ile belirlenmektedir. Aynı çalışma içinde yahut farklı çalışmalarda bir kelimenin kökeni ile ilgili birden fazla ihtimalin olduğu karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda sonuca ulaşmak o araştırmayı yapan kişinin tercihine kalmaktadır.
Zumer sûresi 18. ayetinde buyrulan “Onlar sözü dinler ve en güzeline/iyisine tabi olurlar” hakikatine binaen biz de etimoloji alanında söylenmiş sözleri dinledik ve İsmet Özel’in de işaret etmiş olduğu “Türkçe’nin Kuran-ı Kerim ve Hadislerden müstakil düşünülemeyeceği” düsturuna tabi olduk. Bu anlamda “Türkün Dili Kuran Sözü” ve “Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu” isimli sözlüklerden bolca istifade ettiğimizi de itiraftan beri değiliz.
Öncelikle belirtmek gerekir ki Türkçe etimoloji çalışmalarında Latin alfabesiyle yazılmış bir Türkçeye bağlı kalmak bizi hiçbir sonuca ulaştırmaz. Türkçe sınırları içinde bir etimoloji çalışması yapılacaksa önce o kelimeye doğru kıyafetini yani Türklerin bin yıla yakın kullanmış olduğu Kuran hurûfâtını (kanaatimce en doğru tabirle “Türk Elifbası”nı) giydirerek o kelimeyi tanımaya/tanımlamaya çalışmalıyız. İkinci olarak da kelimelerin sadece İstanbul Türkçesi ile söylenişlerini esas almayıp Anadolu’daki kullanımını/kullanımlarını da gözden geçirmek gerekmektedir. Bu bağlamda “güvercin” kelimesi güzel bir örnektir. Bu kelime Türk elifbası ileكوكرجین şeklinde yazılmakta, Anadolu’nun birçok yerinde de “göğercin/gögercin” şeklinde seslendirilmektedir. Bu iki durumu da ihmal ederek, kelimenin mavi, yeşil anlamlarındaki göğ/gök kelimesi ile irtibatını anlamak neredeyse imkânsızdır.
Âr Kelimesi
Âr, kelimesi TDK güncel sözlükte “utanma, utanç duyma” anlamıyla karşımıza çıkmaktadır.
عار şeklinde yazılır. Arapça kökenli bir kelime olan “âr” illetli bir kök olan عور(‘avere) kökünden türemiştir.
Bu kelimenin müştakları olanعورات ve عورت kelimeleri Kuran-ı Kerim’de “emniyette olmayan,dolayısıyla koruma altında alınması gereken”, “rahatlama amacıyla soyunup dökünülen vakit” ve “mahrem yerler” anlamlarıyla kullanılmaktadır.
Âr kelime ile müştak olan ve Türkçede kullanılan diğer kelimler ise şunlardır:
| عورت | Avret | Eksik, gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtünmesi vâcib olan âzâ.
Gece uykuya yatılacak ve seherden evvel uykudan kalkılacak vakit. |
| عورات | Avrât | Gizli yerler. Kadınlar. Mahrem zamanlar. |
| أعور | A’ver | Bir gözü kör. |
| عور | Avâr | Ayıp, kusur. |
| عاریت | Âriyyet | Ödün., eğreti. |
| تعاور | Avârî | Ödünç şeyler. |
| ستر عورت | Setr-i Avret | Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtme. |
| إعارە | İare | Ödünç verme |
| استعارە | İstiare | Bir kelimenin manasını muvakkaten bir başka kelime hakkında kullanma. |
| مستعار | Müstear | Eğreti alınmış, takma ad. |
| عری | Üry | Çıplaklık |
| عریان | Üryân | Çıplak |
Âr kelimesiyle aynı köke sahip avret/avrat kelimesinin kadın anlamıyla da kullanılması bizde, utanma duygusunun kadınlar için “âr”, erkekler için ise “hayâ” kelimesiyle isimlendirilmesinin daha doğru olacağı kanaatini uyandırmaktadır.
Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî isimli sözlüğü modernleşme sürecinin dil üzerinden irdelenebileceği bir kaynaktır. Şemsettin Sami bu sözlükte kelimelere sadece anlam vermemiş aynı zamanda kelimelerin kullanımını yönlendirmek adına bazı yorumlar da yapmıştır. “Gavur” kelimesi için yapmış olduğu yorumun bir benzerini de “avrat” kelimesi için yaparak, bu kelimenin kaba bir tabir olduğunu bu yüzden ağza dahi alınmamasını salık vermiştir. Avrat kelimesinin “örtünmesi gereken yer” anlamından hareketle kadın için kullanıldığı düşünülecek olunursa bu yorumun modernleşme sürecinde çok manidar olduğu görülecektir.
Şûra Kelimesi
Şûra kelimesi için TDK Güncel Sözlüğü “Bir alanla ilgili olarak oluşturulan danışma kurulu” anlamını vermektedir.
Kelime شورا şeklinde yazılmaktadır. Köküne inecek olursak bu kelimenin de illetli bir kök olan شور (şevera) kökünde türediği görülecektir. İlletli köklerden türeyen kelimelerin tesbitinin zor olduğu kadar akraba olduğunu kelimeleri öğrenmek de şaşırtıcıdır.
Şûra kelimesi Kuran-ı Kerim’de شوری haliyle ve “danışma anlamıyla” aynen تشاور şeklinde “kendi aralarında danışıp anlaşmak” yakın anlamıyla ve bir sûrenin ismi olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca Türkçede kullanılan müştakları aşağıdaki gibidir:
| اشارت | İşâret | Anlamlı davranış veya iz |
| تشویر | Teşvîr | Satılık malı gösterme |
| استشارە | İstişâre | Danışma, görüşme |
| مشاورە | Müşâvere | İstişare etme |
| مشاور | Müşâvir | Danışılan kişi |
| مستشار | Müsteşâr | Kendine iş danışılan kişi |
| شور | Şavır | Duyuru |
| مشیر | Müşîr | Emir ve işaret eden, mareşal |
Şûrâ kelimesinin yukarıda görülen müştaklarından müşavir, müsteşar, müşir kelimelerinin bürokrasideki ve askeriyedeki kullanımına bakarsak, Şûra sûresinin 38’inci ayetinin (Onların işleri, aralarında danışma iledir.) Türk devlet felsefesine ne şekilde yedirildiği açık bir şekilde görülecektir.
Sonuç olarak, Türkçenin kesinlikle Kuran-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden müstakil düşünülmemesi; etimoloji çalışmalarında kelimelerin Türk elifbası ile yazılarak, İstanbul Türkçesi ile değil Anadolu’daki kullanımının telaffuzda esas alınarak değerlendirilmesi bizi daha doğru sonuçlara ulaştıracaktır.
Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı:100
